DERSİM OCAKLARI
SEYFİ CENGİZ
(I)
DERSİM OCAKLARININ LİSTESİ
Ali Kemali, Erzincan adlı kitabında Dersim ocakları ve seyitlerinin bir listesini vermektedir.
Onun verdiği liste özetle şöyledir:
Şeyh Ahmet Dede (Şeyh Ahmet Dedeler): Yesevi evladındandır. Bütün seyit ve ocakların başkaynağı olarak görülürler. Merkezleri Tercan ve Mazgirt’ir. Malatya’da da vardırlar. Dersim aşiretleri O’nun Şeyh Hasan ve Seyit adlarındaki iki oğlundan türemişlerdir.
Gözcü Kara Ahmet Dede evladı: (…)
Ali Kemali’ye Göre Dersim Seyitleri Arasında Hacı Bektaş-ı Veli’nin Halifeleri Olanlar Şunlardır:
Gözcü Kara Ahmet Dede evladı
Şeyh Delil Bercan
Nuri Dede Evladı
Şeyh Çoban Evladı
Kızıl Veli Evladı
Sarı Saltık (Sarı Sultan, Sarı İsmail)
Şeyh Hasan Evladı (Şeyh Hasan aşiretlerinin ceddi olan Şeyh Hasan’dan ayrı bir ocak)
Şeyh Samut Evladı
Kara Pirvat Evladı
Nusayri, Musai Tusi Evladı.
Ali Kemali’nin Adlarını Verdiği Diğer Seyitler ve Ocaklar:
Sultan Munzur Evladı: Merkezleri Ovacık (Ziyaret köyü) ve Erzincan (Kiştım köyü).
Ali Abbas: Hz. Abbas soyundandır. Merkezleri Kemah-Erzincan’dır.
Şeyh Safi Evladı:
Ağı İçenler (Ağuçan): Mir Seyit, Köse Seyit, Seyit Mencek ve Koca Seyit olmak üzere dört kolları vardır (Pirlerinin adı Gül Baba’dır).
Sinemilli Ocağı: Elazığ, Kemah ve Erzincan.
Şeyh Aziz Mahmut Evladı: Şeyh Abdülkadir Geylani’ye mensuptur.
Keçeci Baba Ocağı:
Kureyşan: İmam Musa Kazım evladından. Şeyh Seyit İkinci İbrahim. Şeyh Mahmudi Hayrani’yle sona eren. 14 kabiledir. Başlıca kolları: Şeyh Müşir Evladı (Adıyaman), Derviş Halil (Şeyh Hasanlar’ın pirleridir), Derviş Cemal ve Derwiş Gewr.
Baba Mansurlar: Sivas’taki Kızılbaşlar’ın ve Koçgiri aşiretlerinin seyitleridirler.
Pir Sultan Evladı: Pülümür Hacılı ve Erzincan Kiştim’dedirler.
Üryan Hızır Ocağı: Harput tarafındalar.
Abdal Musa Evladı:
Hızır Abdal ocağı:
Cemal Abdal Ocağı:
Munzur Abdal Ocağı:
Yalıncak Abdal Ocağı:
Sultan Onar Ocağı:
Seyit Sabun Evladı: Nazımiye. Şeyh Salih evladından. Pertek’in Sidan köyünde otururlar. Seyittirler.
(Bk. Ali Kemali, Erzincan, syf. 155, 162-163).
Dersim’in en önde gelen Kızılbaş ocaklarının adları Ali Kemali’nin verdiği yukarıdaki listede mevcuttur.
Aşağıda Ali Kemali’nin listesinde yer verilmeyen ya da farklı adlar altında geçen makamların sadece belli başlılarını not etmekle yetiniyorum.
Düzgün Baba (Şah Haydar)
Kalman Ocağı (Ocağê Khalmemi)
Tujik Baba (Sultan Baba)
Seyit Kemal Ocağı
Ana Fatma
Jêlê
Buyerê
Haskarê
Şeyh Hüsamettin Aseli
Abdülkadir Geylani Tekkesi (Erzincan) (Bk. Evliya Çelebi, Seyahatname ciltleri)
Dumlu Baba (Dumlu Sultan) (Fırat kaynağındaki bu makam için bakınız. Evliya Çelebi, a.g.y)
Koca Leşker Ocağı (Tunceli, Erzincan, Sivas)
Çan Şeyhleri Tekkesi: M. Şerif Fırat, belli başlı “Zaza tekkeleri”ni Çan, Hınıs, Palu, Solhan-Melekan Köyü, Eleşkirt, Gökdere ve Silvan’dakiler olarak kayddeder. Bunlardan Palu’daki Şeyh Ali Tekkesi’nin Şeyh Sait’in dedesi Şeyh Ali, Hınıs’takinin Şeyh Sait, Solhan’ın Melekan köyündekinin Şeyh Sait direnişinde bu cepheyi yöneten Şeyh Abdullah, Gökdere’dekinin Şeyh Şerif, Eleşkirt’tekinin Şeyh Şirin, Silvan’dakinin ise Şeyh Şemsettin tarafından kurulduklarını, daha doğrusu 1920’lerin ortalarında Şeyh Sait direnişini yöneten burada adları geçen şeyhlerin isimleriyle bilindiklerini yazmaktadır. Fırat’a göre Zazalar’a Şafiiliği ve Nakşiliği benimsetenler Çan Şeyhleri ile Şeyh Sait’in dedesi Şeyh Ali olmuştur (Bkz. M. Ş. Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi). Özellikle “Çan Şeyhleri” araştırılmaya değer bir konudur. Örneğin Çan’daki türbesi Çan, Bingöl, Kiğı ve Solhan halkı için bir hac yeri olduğu söylenen “Şeyh Ahmed-i Çan” önemli bir figürdür. Bu yörede yaygın olan O’na dair bir efsane de mevcuttur. Çan adı oldukça yaygındır. M. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilere göre Kangal (Yellice) ve Divriği (Tekye)’de Dersim orijinli ve Kızılbaş Çan-began (Canbegan) aşireti vardır. Bu aşiretin merkezleri Yellice ve Tekye nahiyeleridir. Yerleşik oldukları bölge de Çan-Began (“Çam-Şeyhi”) adını taşımaktadır. M. Nuri, aynı bölgede Canikan ve Çatikan gibi aşiretlerden de sözetmektedir (Bk. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, s. 63-64).
Mama Hatun (Tercan)
Elti Hatun (Mazgirt)
Daha ayrıntılı bir bir liste için A. D. Gülçiçek’in “Her Yönüyle Alevilik (Bektaşilik, Kızılbaşlık) ve Onlara Yakın İnançlar” başlıklı kitabına bakılabilir (Cilt II, s. 567-616).
Aşağıdaki makamlar Gülçiçek’in listesinde yerverilenlerden yalnızca birkaçıdır:
Seyit Seyfi Ocağı (Mazgirt-Seyitli, Palu, Erzincan, Erzurum).
Ağ Baba (Beğendik/Vartık-Tercan).
Şeyh Şazeli/Şadılı Ocağı (Tunceli, Sivas, Erzincan, Amasya).
Bone Ocak (Bornek Köyü Ocağı, Hozat-Tunceli).
El Baba Türbesi (Ziyaret köyü, Ovacık-Tunceli).
Kale Sipi (Beyaz İhtiyar): İç-Dersim’de bu adı taşıyan çok sayıda ziyaret yeri mevcuttur.
“Dersim Seyitleri (Dersim Ocakları)“ başlıklı bu yazımda bu listedeki isimler, en azından onların belli başlıları üzerinde duracağım.
Bu listede eksiklikler ve hatalar olsa da, bir başlangıç olarak maksada uygundur.
Ali Kemali, Dersim seyitleri arasında adları Ahmet olan iki kişi saymaktadır. Bunlardan biri ‘Yesevi evladından’ olduğunu söyleyerek işaret ettiği Ahmet Yesevi’dir. Diğeri ise kendisinden ‘Gözcü Kara Ahmet Dede’ olarak sözettiği ünlü Karaca Ahmet’tir.
Dersim sözlü geleneğinde Karaca Ahmet’in yerine daha çok Ahmet Basri’den sözedilir.
Daha önceki yazılarımda Ahmet Yesevi adının Safevi Şah Haydar’a, Ahmet Basri adının ise Rıfai tarikatının kurucusu Büyük Ahmet Rıfai’ye referans olduğunu söylemiştim. Sözünü ettiğim yazılarımda Karaca Ahmet’in de Ahmet Rıfai diye bilindiğini, bu yüzden Küçük Ahmet Rıfai denerek ilkinden ayırt edildiğini de not etmiştim.
Bu yazının sonraki bölümlerinde işte bu isimler üzerinde duracağım. Sırasıyla Ahmet Yesevi, Ahmet Basri, Karaca Ahmet, Hacı Bektaş, Sarı Saltık, Ağucan, Derviş Cemal ve diğer Dersim seyitlerini anlatacağım.
(II)
AHMET YESEVİ KİMDİR?
FUAT KÖPRÜLÜ’YE GÖRE AHMET YESEVİ (NAKŞİBENDİ GELENEĞİNE AİT AHMET YESEVİ)
Prof. Dr. Fuat Köprülü (1890-1966), “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı kitabında Ahmet Yesevi konusundaki çalışmasının sonuçlarını anlatır (Bk. a.g.e., Diyanet İşleri Bakanlığı Yay., Ank. Üniversitesi Basımevi, İkinci Basımi 1966).
Köprülü’nün Ahmet Yesevi’si Sayram veya Yesi kasabasında doğmuş. Yesi, bugünkü Türkistan’dır. İddiaya bakılırsa Yesevi nisbesini bu kentin adından almış. O’nun yaşamı için 63 ile 125 yıl arasında değişen rakamlar verilir. Köprülü’nün yazdığına göre, 1396/97 yılında Tümur Yesi’ye gelerek bu Ahmet Yesevi’nin mezarını ziyaret etmiş ve üstüne bir türbe yaptırmıştır.
Ama yine Köprülü’nün aktardığına göre, Ahmet Vefik Paşa kendi kitabında bu Ahmet Yesevi’nin doğduğu yerden Yesi değil Nesa olarak sözeder ve kendisinin Ahmet Yesevi dediği bu şeyhin adını da Ahmed Nesa’i olarak verir. Köprülü, bu Ahmet Yesevi’nin ölüm tarihini 1166/1167 olarak gösterirken, Nefahat adlı eserde onun 1221/1222’de ölmüş olan Necmeddin Kübra ile çağdaş olduğu söylenir. Thury Joseph adlı bir Macar yazarı ve araştırmacısının görüşüne göre, Ahmed Yesevi gerçekte Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinden olup 1319-1397 yılları arasındaki bir tarihte ölmüş olmalıdır. Aynı yazara göre, ona ait olduğu ileri sürülen Divan-ı Hikmet denen eser de gerçekte bir 14. yüzyıl eseridir.
Budapeşte Türk dili professörü Prof. J. Nemeth de 1918 yılında bu aynı görüşü savunmuş ve Divan-ı Hikmet’in 12. Yüzyıla ait olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir. Buna karşı çıkan Fuad Köprülü’nün tek argümanı Yusuf Hamadani’nin üçüncü halifesi olduğuna göre Ahmet Yesevi’nin 14. Yüzyıla ait olamayacağıdır. Ama aynı Fuad Köprülü, Divan-ı Hikmet’in hangi çağa ait olduğunun tartışmalı olduğunu, dahası bu eserin gerçekte kendi Ahmet Yesevi’sine değil de yine Ahmet adını taşıyan 14. veya 15. yüzyılda yaşamış bir Yesevi tarikatı dervişine/şairine ait olabileceği ihtimalinden sözediyor. Yani isim benzerliği nedeniyle Ahmet adını taşıyan bu Yesevi dervişinin sonraları Ahmet Yesevi ile karıştırılması ihtimali bulunduğunu söylüyor. Ama böyle bir ihtimale yerverdiği halde her nasılsa Divan-ı Hikmet’i “Türk edebiyatının Kutadgubilig’den sonraki” en eski örneği olarak tanımlayıp Türk dili ve edebiyatı tarihinin tekamülünde temel bir analiz öğesi yapıyor ve onu sufi Türk edebiyatının başlangıcı sayıyor.
Kırgız-Kazaklar’ın Ahmet Yesevi’ye “Kara Ahmed” dediklerine işaret eden Köprülü, bu Ahmet Yesevi’nin torunlarından “Karahan” adında bir mutasavvıftan sözeder.
Köprülü’ye göre bu Ahmet Yesevi, Yusuf Hemedani (Ebu Yakub Yusuf b. Eyyub ibn Yusuf b. al-Hasan b. Vehre, 1049/50-1140 begin_of_the_skype_highlighting 1049/50-1140 end_of_the_skype_highlighting)’nin üçüncü halifesiydi. Yusuf Hemedani’nin diğer halifeleri ise şöyle sayılmaktadır: Abdullah Berki (ölm. 1160/61), Hasan Andaki (1073-1157) ve Abdu’l-Halik Gucduvani. Köprülü, kendi Ahmet Yesevi’sinin ilk halifelerinin adlarını ise şu şekilde vermektedir: Mansur Ata (Arslan Baba’nın oğlu, ölm. 1197/98, A. Yesevi’nin ilk halifesi), Sa’id Ata (ölm. 1218/19, Harzemli, Yesevi’nin ikinci halifesi), Süleyman Ata (Hakim Ata, Süleyman Bakırgani, ölm. 1186/87, Arap ve kara tenli idi). Köprülü’ye göre aşağıdaki isimler de Ahmet Yesevi’nin halifeleridir: Sufi Muhammed (Danişmend Zernuki, Sufi Muhammed Danişmend), Baba Maçin, Hasan Bulgani, Emir Ali Hakim, İmam Mergazi ve Şeyh Osman Mağribi. Ahmet Yesevi’nin Rum’daki halifeleri ise şöyle sayılmaktır (biri hariç gerisinin adları Evliya Çelebi’den alınmadır): Avşar Baba, Pir Dede, Akyazılı, Kıdemli Baba Sultan, Geyikli Baba, Abdal Musa, Horos Dede, Şeyh Nusret, Gajgaj Dede, Emir Çin Osman vd.
Köprülü, vardığı sonuçları tekzip eden bulguları dikkate almaksızın kendisinin ısmarlama ve çürük kurgusunda ısrarlı davranır.
Köprülü’nün Yesevi’si 7 yaşında iken babasını kaybeder. Bakımını bacısı/ablası Gevher Şehnaz/Hoşnaz üstlenir. Ona manevi babalık yapan ve amcası olduğu anlaşılan Şeyh Arslan Baba (Arap Arslan Baba, Arslan Bab) da erken ölür. Bu olayı takiben Buhara’ya giden Köprülü’nün Yesevi’si, burada Batı İranlı Yusuf Hamadani’nin halifelerinden birisi haline gelir.
Bu Ahmet Yesevi’nin yine Gevher Şehnaz (Gevher Hoşnaz) adında bir kızından ve kendisi hayatta iken ölen İbrahim adında bir oğlundan sözedilir. İbrahim’i Ahmet Yesevi’yi sevmeyen Yesi’ye yakın Suri (Suran, Savran, Sabran) kasabasının halkı öldürür. Ahmet Yesevi, kan davasını bitirmek için kızı Gevher Şehnaz/Hoşnaz’ı oğlu İbrahim’i öldürenle evlendirir. Böylece A. Yesevi’nin soyu bu kızdan yürür. Başka kızı anılmadığına göre oğlu İbrahim’in katili ile everdiği bu kızı olmalı.
Köprülü’nün dedikleri doğruysa kendisinden Ahmet Yesevi diye sözettiği bu Şeyh Ahmet’in soyu kızından, başka deyişle kızını evlendirdiği oğlu İbrahim’in katilinden yürümüştür. O çağın pederşahi geleneği hesaba katılırsa cinayeti işleyenin kimliği anahtar önem kazanıyor.
Peki bu katil kimdi?
Köprülü’nün işaret ettiği katil, tek bir birey değil, “Suran kasabasının halkı“dır.
Devlet yönlendirmesi altında ısmarlama tarih yazıcılığının tek örneği Köprülü değil. Bunlardan biri de Z. Velidi Togan’dır. Katilin daha açık kimliğini de o söylüyor: Karamanlılar.
Z. V. Togan, 1946’da yayınlanan Umumi Türk Tarihine Giriş adlı eserinin 311. sayfasındaki 27 nolu dipnotta aynen şöyle demektedir:
“Naşir al-Din Margunani (Meşayih-i Turk)’nin bildirdiğine göre, Anadolu’ya hicretlerinden evvel Amu-Derya yakınındaki Ilyahk adlı mevki ile bu nehrin garbındaki Balkan dağlarında yaşayan Karamanlılar şekavetleri ile tanınıyorlardı ve Ahmed Yasavi’nin oğlunu öldürerek, bu şeyhin bedduasını almışlardı”.
Bu sözler ciddiye alınırsa, o vakit Köprülü’nün Nakşi geleneğe ait Ahmet Yesevi’sinin soyundan olduğunu iddia edenler gerçekte Anadolu’daki ünlü Karamanlılar’ın soyundan gelmiş olmalıdırlar. Onların İsmaililik ve Babailik ile ilişkileri bu tezi belki güçlendirebilir de. Ama Karamanlılar Türk değildir. Bazı kaynaklar Karamanlılar’ın Tuğrul ile birlikte veya Moğol istilası önünden 13. Yüzyılın ilk yarısında geldiklerini, Salur veya Afşar ulusundan bir boy olduklarını iddia ederlerse de, Karamanlılar’ın Anadolu’da çok eskiden beri varoldukları, hatta gerçekte Ermeni orijinli oldukları yaygın kabül gören bir tezdir.
Köprülü, kendi Ahmet Yesevi’sinin şeceresini babadan oğula şöyle vermektedir:
Aliyyü’l-Murtaza, İmam Muhammed Hanefi, Abdü’l Fettah, Abdü’l-Kahhar, Abdu’r-Rahman, Hoca İshak Bab, Şeyh Harun, Şeyh Mu’min, Şeyh Musa, Şeyh İsmail, Şeyh Hasan, Şeyh Hüseyin, Şeyh Osman, Şeyh Ömer, Şeyh İftihar, Şeyh Muhammed, Şeyh Mahmud (?!) Şeyh, Şeyh Mahmud, Şeyhü’l İlyas (A. Yesevi’nin dedesi), Şeyh İbrahim (A. Yesevi’nin babası. Eşi: Ayşe Hatun), Ahmet Yesevi (Ölm. 1166/1167).
Divan-ı Hikmet’in Kazan Üniversitesinde yapılan 3. basımının başlığında ise bu Ahmet Yesevi’nin şeceresi “Hoca Ahmed bin Mahmud bin İftihar-ı Yesevi” olarak verilir.
Bektaşi geleneğindeki Ahmet Yesevi yukarıdaki tasvirlere uymaz. Sadece birkaçı anımsanırsa, bu gelenekteki Ahmet Yesevi, 1) Kutbeddin Haydar’ın babası olarak gösterilir, 2) Horasan valisi olarak tanıtılır, 3) Şeceresi “Hoca Ahmed Yesevi b. Muhammed Hanefi b. Aliyyü’l Murtaza” olarak verilir. Kaldı ki, bu şecerelerin hemen hepsi de ısrarla bir ‘Türk şeyhi’ gibi tanıtılan bahis konusu Ahmet Yesevi’nin Türk bile olmadığına işaret etmektedir. İranlı Yusuf Hamadani’nin bir halifesi olarak tanıtıldığına göre onun Sufizmine Türk patenti yapıştırmanın ne denli gerçekçi olacağı da ayrı bir konudur.
Açık olan bir şey var ki, Köprülü’nün Yesevi’si, eğer böyle biri yaşadıysa, olsa olsa bir Nakşibendi şeyhidir, Kızılbaş karşıtlığında tüm geri kalanları fersah fersah gerilerde bırakan Nakşiliğe, tutuculuğu ve gericiliğiyle ünlü bu tarikata mensuptur. Nitekim Köprülü’nün kendisinin bile işaret ettiği gibi, M. Hartmann, Bektaşi geleneğindeki “Ahmed Yesevi bin Muhammedü’l-Hanefi”yi tamamen başka/ayrı bir şahıs olarak tanımlar ve Bektaşi tarikatı ile Köprülü’nün Hoca Ahmet Yesevi’si arasında herhangi bir ilişki görmez. Fuad Köprülü’nün bu iddiaya karşı kullanabildiği tek argüman hem Orta Asya hem de Bektaşi geleneğindeki Şeyh Ahmet’in Hz. Ali evladı sayılmasıdır. Ama bizzat kendisi Bektaşiliği Batıni, Yesevi’yi ise Hanefi mezhebinden ve Alevilik veya Şiilikle alakası olmayan biri olarak niteler, Ali neslinden olunduğu rivayeti dışında aralarında tek bir ortak nokta bile gösteremez. Buna rağmen her nasılsa Yesevilikten Nakşibendiyye ve Bektaşiye olmak üzere iki ana tarikat çıktığını iddia etmekten de geri durmaz.
Köprülü, Anadolu’da (kendi deyişiyle ‘Batı Türkleri arasında’) Ahmet Yesevi menkabesinin Nakşibendiliğin Anadolu’ya girişinden sonra yayılmış olması ihtimalini dışlamaz, ama bu menkabenin daha Osmanlı devletinin doğuşundan önce yayıldığını düşünür ve ekler: Aslında bu menkabeyi diğer kaynaklar Bektaşi geleneğinden almıştır ve Bektaşi menkabesi de bugünkü şekliyle Nakşibendiliğin yayılmasından sonra kayda geçirilmiştir diyerek kendi tezini kendisi çürütür (Bk. s. 48).
DERSİM VE ALEVİ GELENEKLERİNDEKİ ŞEYH AHMET VE ŞEYH AHMET YESEVİ
Dersim geleneği ile Orta Asya kaynaklı Yesevi geleneği hiç bir şekilde bağdaşmazlar. Birinin diğerinden veya ikisinin aynı ekolden gelmesi olanaksızdır. Bir ‘Türk şeyhi’ olduğu iddia edilen Ahmet Yesevi ile Dersim ve Kızılbaş geleneğindeki Şeyh Ahmet arasında herhangi bir ilişki yoktur. İkisi arasında ayniyet kuran Türk araştırmacılarının bunu Dersim ve Alevi toplumunu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma amacının bir gereği olarak kasıtlı ve bilinçli şekilde yaptıklarına inanıyorum.
Türkistan’da Ahmet Yesevi adında birinin yaşadığı dahi son derece kuşkuludur. Bu olsa olsa ad benzerliğinin yolaçtığı bir karışıklıktan veya bilinçli bir karıştırmadan (bundan yarar ve çıkar umarak) ileri gelmektedir.
Dersim ve Kızılbaş geleneklerinde adı geçen Ahmet Yesevi’nin kimliği konusundaki önemli ipuçlarından birini J. W. Crowfoot’un 1900 yılında yayınlanmış olan Survivals Among The Cappadocian Kızılbaş (Bektaş) başlıklı makalesinde buluyoruz. 1900 yılında Ankara’ya bağlı Kızılbaş köylerinden Haydar Sultan ve Hasan Dede’yi ziyaret eden Crowfoot, bu köylerin halkından duyduğu gelenekleri kaydeder. Kendisine Haydar Sultan’daki türbede yatan ve o köye adını veren Haydar’ın Uzun Hasan’ın kızı Martha ile evlenmiş olan Safevi Şah Haydar olduğu ve bu Şah Haydar’ın aynı zamanda Hoca Ahmet (Ahmet Yesevi) olarak da bilindiği söylenmiştir. Crowfoot, bir dipnotunda Hoca Ahmet (Ahmet Yesevi)’in Karaca Ahmet’le aynı sanıldığını veya onunla karıştırıldığını da kaydetmektedir.
Safevi Şah Haydar’ın adı geçen köyde yatmadığını biliyoruz. Ama sorun bu değil.
Önemli olan Safevi Şah Haydar’ın Hoca Ahmet Yesevi olarak da bilindiği şeklindeki gelenektir. Bir diğer önemli nokta ise, Karaca Ahmet ile Hoca Ahmet Yesevi’nin bir ve aynı sanılmasıdır. Buna Dersim geleneğindeki Şeyh Ahmet’in bazı versiyonlarda Ahmet Basri olarak adlandırılmasını da eklersek, durum netlik kazanır.
Bu veriler Dersim ve Alevi geleneklerindeki Şeyh Ahmet’in gerçek kimliğine ışık tutmakta, onun Nakşibendi geleneğine ait ‘Ahmet Yesevi’ (?) ile hiç bir alakasının olmadığını ve olamayacağını kanıtlamaktadırlar.
Dersim ve Alevi geleneklerindeki Şeyh Ahmet:
1) Safevi Şah Haydar,
2) Ahmet Basri ve
3) Karaca Ahmet
adlarıyla bağlantılıdır, onlarla özdeşleşen bir figürdür.
Geleneklerde Ahmet Yesevi denen kişilik çevresinde olup bitenler ancak bu yorumla birlikte tarihsel ve lokal bir anlam ve içerik kazanabilirler. Bize göre halk dilinde ve Dersim-Alevi geleneklerinde Sefevi ve Yesevi adları birbirine karışmış, Safevi adı yanlış şekilde Yesevi olarak telaffuz edilmiştir.
Bu gerçeklerin kavranması hayati önemdedir. Çünkü Dersim ve Aleviler’i Türkleştirme ve Müslümanlaştırma çabaları Şeyh Ahmet’in yanısıra geleneğimizdeki Şah Hasan’ı ve diğerlerini de tamamen ‘Türk’ gösterme gayretkeşliği ile aralıksız sürdürülüyor. Geleneğimizi Türkleştirmek isteyen Köprülü ve İrene Melikof gibi Türk milliyetçilerine şimdi başkaları katılmış, dahası bazı sözde Alevi araştırmacıları da bir zamandır ki bu kervanın en önünde görünmeye başlamışlardır.
(III)
ŞAH HAYDAR (HOCA AHMET), AHMET BASRİ VE KARACA AHMET
Dersim ve Alevi geleneklerindeki “Şeyh Ahmet”e bazen “Yesevi”, bazen de “Basri” nisbesi ile referans verildiğini, bunlardan ilkinin Safeviler’e (Safevi Şah Haydar’a), ikincisinin de Rıfailer’e (Büyük Ahmet Rıfai ile Küçük Ahmet Rıfai’ye) karşılık düştüğünü daha önce açıklamıştım.
Benim vardığım sonuca göre Küçük Ahmet Rıfai ile ünlü Karaca Ahmet bir ve aynı kişidirler. Daha önceki yazılarımda bu noktaya da tekrar tekrar işaret etmiştim. Sözünü ettiğim yazılarımda Safevi Şah Haydar’ın aynı zamanda Hoca Ahmet Yesevi diye bilindiğini de not etmiştim (Bk. 1- Dersim ve Zaza Tarihi-Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek, 2- Dersim Aşiretleri, ve 3- Dersim Seyitleri, İkinci Bölüm).
O halde Dersim ve Alevi geleneklerindeki “Şeyh Ahmet”ten hepsi de “İranlı prensler“ olarak tanımlanan ve Ahmet adıyla bilinen gerçek tarihteki şu üç ismi anlamalıyız:
1) Şah Haydar Safevi (Hoca Ahmet Yesevi, Düzgün Baba, Pir Sultan)
2) Büyük Ahmet Rıfai (Ahmet Basri)
3) Küçük Ahmet Rıfai (Karaca Ahmet)
Bunlardan ilki Safeviler’e, son ikisi Rıfailer’e veya Kadiri-Rıfai hareketlerine mensupturlar. Safevi ve Kadiri-Rıfai tarihi gelenekte onların şahsında anlatılmaktadır.
Şah Haydar Erdebili (nam-ı diğer: Hoca Ahmet Yesevi), 9 Temmuz 1488‘de öldürüldü. Ama gelenekler dikkatle incelendiğinde Şah Haydar’a ilişkin kimi olayların çok daha önce yaşamış olan Ahmet Basri (ölm. 1183/7) ve Karaca Ahmet’e (ölm. 1251/2), son ikisine ilişkin olanların da benzer şekilde Şah Haydar‘a transfer edildiği görülür. Böylece destanda bu figürlerin hem kendileri hem de öyküleri sık sık birbirine karışır, adeta tek kişi gibi algılanırlar.
Kişi geleneklerin dilini onlarla ve gerçek tarihle cebelleştikçe çözer. Geleneklerde sadece olay değil, alan transferi de görülür ki, sırası geldikçe buna da değineceğim. Bu ve benzeri noktalar yakalanmadıkça geleneklerin doğru analizi, gerçek tarihte kime ve neye karşılık düştükleri anlaşılamaz.
Bu bölümde geleneklerimizdeki Şeyh Ahmet’e karşılık düşen yukarıdaki isimler hakkında özet bilgiler vereceğim.
ŞAH HAYDAR SAFEVİ (NAM-I DİĞER: HOCA AHMET YESEVİ)
Biraz gerilerden alarak ilerlemekte fayda var.
Safeviler’in isim babası Şeyh Safi’dir. Şeyh Safi tarikatın başına 1301’de geçer. Safevi devleti ise 1501’de Şah İsmail tarafından kurulur. Safevi örgütlenmesinin çekirdeği işte bu 200 yıllık dönemde atılır.
Bu iki asırlık süreçte tanık olunan asıl Safevi yükselişi, Karakoyunlular döneminde ve Cihan Şah altında başlar. Bu sıralarda Erdebil postunda Şah Cüneyt vardır. Evliya Çelebi ondan da Şeyh Safi diye sözetmektedir. Bazı kaynaklarda Cüneyt’ten “Minadoi“, Samuel Purchas’ta ise “Sultan Juneyd“ veya “Guinne (Giuni, Giunet)“ diye sözedilir.
1447/8’de tarikatın başına Şah Cüneyt’in gelişi bir dönemeçtir. Kendisini aktif şekilde Safevi davasının propagandasına adayan Cüneyt’le birlikte Safevi devrimci hareketi en militan, en siyasi evresine girer. Siyasi iktidarı açıkça hedefleyen ilk Safevi lider odur. Her yana halifeler yollayarak dinsel görünüm altında militan bir siyasi faaliyet yürütür. Anadolu (Rum)’da ve Suriye’de bir Safevi yeraltı şebekesi inşa eder. Öyle ki Minorsky, Şah Cüneyt’in inşa ettiği bu örgütlenmeyi Bolşevik Partisi’ne benzetir.
Şah Cüneyt’in bu faaliyetleri Erdebil dahil tüm Azerbaycan’ı hakimiyeti altında bulunduran Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ı ürkütür. Onun baskı ve tehditleri üzerine Şah Cüneyt yandaşlarıyla birlikte Erdebil’i terkedip Diyar-ı Rum‘a (Anadolu) sığınmak zorunda kalır.
1449-59 arasındaki yaklaşık on yıl boyunca Anadolu’da ve Suriye’de faaliyet yürütür. Konya‘da ve Halep’te kaldığı olur. Bir aralık Karamanlılar’ın yanındadır. Bir rivayete göre Karakoyunlu Cihan Şah tarafından sınır dışı edilince Anadolu’ya yerleşmek için ilkin İkinci Murat (1421-44 ve 1446-51)‘a başvurup izin ve yer istemiş, ama rededilince Karamanlılar arasında yerleşmiştir. Ne var ki amacı bilindiğinden Karamanlılar arasında da barınamamıştır. Daha sonra kendisini Azerbaycan’ı terketmeye mecbur eden Karakoyunlular’la rekabet halindeki Akkoyunlular kendisine koruma önerirler. Onu Akkoyunlu başkenti Amid’e (Diyarbakır) davet ederler. Bu teklifi kabul eden Şah Cüneyt, 1456-1459 tarihleri arasında tam üç yıl boyunca Diyarbakır’da Akkoyunlular’ın sarayında kalır. Bu sırada Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begum ile evlenir.
Safevi-Akkoyunlu ittifakı işte böyle başlar.
Okuyucunun bu dönemeci daha net ve bütünlüklü olarak tasavvur etmesi için, Çemişgezek Emirliği’nin bu sıralarda Akkoyunlular’ın yönetimi altına girdiğini veya girmek üzere olduğunu not etmekte yarar vardır. Kaynakların bir bölümü Çemişgezek‘in Akkoyunlu hakimiyetine girdiği tarihi 14‘üncü yüzyıl başları, bir bölümü 1433 yılı, bir diğer bölümü ise 1461 olarak vermektedir.
Safeviler’i ve Akkoyunlular’ı ittifaka zorlayan sebep, en başta ortak düşmanları Karakoyunlular, sonra da Osmanlılar’ın Kırmanciye’deki yayılma çabalarıdır. Karakoyunlular bu tarihlerde Batı İran’da yaşayan Goranlar’ın inancı Ehl-i Hakk‘ı devlet dini olarak benimsemişlerdir. Karakoyunlular’ın yönetimi altındaki Azerbaycan ve İran’a doğru genişlemek isteyen Müslüman Akkoyunlular, bu koşullar altında Safevilerle işbirliğini gündemlerine aldılar. Safeviler de bu ittifaktan kendi amaçları için yararlanmak istediler.
Bu sıralarda Şah Cüneyt’in faaliyetleri Rum’un en uzak köşelerinde bile duyulmakta, Erdebil Ocağı’nın eski veya yeni Rum’daki tüm halifeleri onun etrafında toplanmaktadırlar.
Şah Cüneyt, yandaşları tarafından “Allah”, onun oğlu Şah Haydar ise “Allah’ın oğlu (İbn Allah)” diye çağrılmaktadır. Daha sonraları Şah Haydar ve oğlu Şah İsmail de bu sıfatlarla anıldılar. Samuel Purchas, His Pilgrimage (1613) adlı eserinde Şah Haydar‘ın adını aynen şöyle kaydetmektedir: “Sechaidar, Aidar, Harduelles“. Bunlardan ‘Harduelles’ şekli bana Hızır-İlyas (Hıdırellez) kombinasyonunu hatırlatıyor. Nitekim Şah İsmail de şiirlerinde “Ben Hızır’ım, Hakk’ım, Allah’ım, gel, Hakikat’e gel“ diyecektir (Bk. Minorsky, The Poetry of Shah İsmail I, 1941).
Şah Cüneyt, 1456 yılında Sivas-Amasya üzerinden Canik bölgesine gelerek kaynakların ‘Rafızi’ (Kızılbaş) olarak tanımladığı kendi yandaşlarından beş-on bin kişilik bir kuvvet toplar ve ‘Trabzon Rum İmparatorluğu‘ topraklarına girer. Amacı Trabzon Rum Devleti’ni ele geçirmektir. Beraberindeki kuvvetin en azından bir bölümü, belki de esası Çanlar (Mamakanlar, Dersimliler)‘dan oluşmaktadır. Böylece bu sıralarda hem Safeviler’in, hem de Akkoyunlular’ın Dersimliler’le fiilen ilişki içinde oldukları anlaşılmaktadır. Kaynaklar Akkoyunlular’ın daha 1341-48 yılları arasında Çanlar (Eski Dersimliler)’la birlikte Trabzon Devleti üzerine akınlarından sözetmekte, Trabzon Devleti çevresindeki Taceddin Oğulları ve Canik Beyliği’nin bu akınlar sürecinde oluştuklarını kaydetmektedirler.
Safevi Şah Cüneyt, az evvel işaret ettiğimiz bu seferi sırasında Akça-Kale’yi alır, karşısına çıkan kuvvetleri dağıtıp Trabzon surlarına dayanır (1456). Ama tam bu sırada Şah Cüneyt’i bu bölgeden çıkarmak amacıyla Rum Beylerbeyi Hızır Bey’in kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri Trabzon hanedan evi Komnenoslar’ın yardımına gelir. Geri çekilmek zorunda kalan Şah Cüneyt, Akkoyunlu Uzun Hasan’a sığınır. Bu sırada (1456 yılında) Osmanlılar tarafından kuşatılan Trabzon, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın muhalefetine rağmen Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461 yılında teslim alınır. Böylece Trabzon Osmanlılar’ın eline geçer (Bk. 1- Prof. Yaşar Yücel-Ali Sevim, Türkiye Tarihi, 2- Trabzon Salnamesi/Trabzon Yıllığı, 3- Prof. Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, 4- Mahmut Goloğlu, Trabzon Tarihi; vd).
Yavuz Selim bu tarihte Trabzon’a Osmanlı valisi olarak bırakılır (1461). Daha Trabzon valisi iken Safeviler’e savaş ilan eder. Tahta çıkınca bu savaşı sürdürür. Çaldıran’da Safeviler’i yenilgiye uğratan da oydu. Onun rolü öyküdeki Hızır Paşa’ya çok benzer. Ama Pir Sultan’a ilişkin gelenekteki Hızır Paşa’nın Trabzon olayında Şah Cüneyt’in üzerine gönderilen Osmanlılar’ın Sivas (Rum) beylerbeyi yukarıdaki “Hızır Paşa“ olması ihtimali daha büyüktür. Gelenekteki Hızır Paşa karakteri belki de her ikisini temsil edecek şekilde kullanılmaktadır.
Şah Cüneyt’in Uzun Hasan’a sığınması ve onun bacısı ile evlenerek siyasi bir ittifak başlatması yukarıda sözünü ettiğimiz 1456 yılındaki Trabzon seferinden hemen sonradır.
Şah Cüneyt, Trabzon seferinden 4 yıl kadar sonra Şirvan üzerine yaptığı bir seferi sırasında öldürüldü (4 Mart 1460).
Pir Sultan’a ilişkin sözlü gelenekte O‘nun Padişah’a karşı Şah yanlısı bir ayaklanmanın başını çektiği için asıldığı söylenir. Bu gelenekte ‘Padişah‘ Osmanlı’yı, Şah ise Safeviler’i temsil eder. Dolayısıyla Pir Sultan’ın bir Safevi yandaşı olarak tasvir edildiği tartışma götürmez. “Açılın kapılar Şah‘a gidelim“ sözünün anlamı da budur. Pir Sultan, “Seyit“ olarak bilindiğine ve bir deyişinde “aslım Yemen‘de“ dediğine göre sadece bir Safevi yandaşı değil, aynı zamanda Safevi evine mensuptu. Çünkü seyitlik ve Yemenilik iddiaları Safeviler’in de geleneğidir.
Yemen-soylu ve Banaz doğumlu bir seyit olduğu kaydedilen Pir Sultan’ın üç oğlu, bir de kızı vardı. Gölpınarlı’nın yazdığına göre Pir Sultan’ın bu üç oğlundan Seyit Ali Banaz’da, Pir Mehmet Tokat’ın Daduk köyünde, Er Gaib ise Dersim’de yatıyor (Pir Sultan Abdal, Milliyet, Varlık Yay., 1995).
Erzincan (Kiştim köyü) ve Dersim’de Pir Sultan Ocağı’nın ve Pir Sultan soyundan gelenlerin varlığı biliniyor. Örneğin Pülümür’ün Zımak ve Hagülü (Hacılı) köylerinde Pir Sultanlar diye bilinenler yaşamaktadır. Ocakları Zımak köyündedir. Bu ocak, yöre halkının rivayetlerine göre, ‘iki yılan tarafından Horasan’dan Pülümür’e getirilen büyük bir direktir’. Naşit Hakkı Uluğ’un aktardığı versiyonda Horasan’dan Dersim’e gelirken Pir Sultan’ın bu direği beraberinde getirdiği söylenir. Yine Naşit Uluğ’un aktardığı bir Dersim geleneğine göre hepsi seyit olan Hagülü köyü halkı Sivas’ın ‘Hanas‘ (doğrusu Banaz olmalı) köyünden gelmiş olan Haydar adında bir Kızılbaş babanın torunlarıdır. Pir Sultan’ın asıl adı Haydar olduğuna göre, Dersim geleneğinin referans verdiği Kızılbaş baba, Pir Sultan’ın kendisi olmalıdır. Gölpınarlı’daki bilgilere dayanarak O’nun oğlu Er Gaib’in de Dersim’de yattığına yukarıda işaret ettik.
Yukarıdan beri anlattıklarımın ışığında benim vardığım sonuç şudur:
Pir Sultan olayında adı geçen Hızır Paşa, büyük ihtimalle 1456 yılında Şah Cüneyt’i bastırmaya yollanan az evvel değindiğim Sivas/Rum Beylerbeyi Hızır Paşa’dır. Dersim-Kızılbaş geleneğinin ünlü Pir Sultan’ı ise, ya Şah Cüneyt‘tir ya da bir deyişinde adının “Koca Haydar“ olduğunu söylediğine göre daha büyük olasılıkla az sonra anlatacağım Şah Haydar’dır. Safevi şahlarından birine ilişkin olayların bir-diğerine transferi mümkündür. Kaldı ki tüm Safevi evinin ve şahlarının öyküsü gelenekte daha çok Şah Haydar’ın şahsında anlatılmaktadır. Gelenekleri doğru anlamak için, onların diline aşina olmak ve yazılı tarihin ayrıntılarına hakim olmak gerekir.
Yukarıda anlattıklarımızdan kolaylıkla görülebileceği gibi Pir Sultan olayı münferit ve basit bir olay olmayıp, Kırmanciye tarihindeki kritik bir dönemece referanstır. Bu olay, Safevi önderleri Şah Cüneyt ve oğlu Şah Haydar’ın bölgedeki faaliyetleri ile, Çanlar’la ittifak içinde gördüğümüz Akkoyunlu Uzun Hasan ve Safeviler’in Kırmanciye’de egemenlik kurmak isteyen Osmanlılar’a karşı verdikleri mücadele ile yakından bağlantılıdır.
Bu özet arka planı takiben şimdi asıl konumuz olan Şah Haydar (Hoca Ahmet)’ı anlatabiliriz.
Şah Cüneyt’in iki eşinden biri Uzun Hasan’ın bacısı, diğeri ise bir Çerkez cariyeydi. Bu iki kadından iki oğlu oldu. Şah Haydar, Uzun Hasan’ın bacısından; Hoca Muhammed ise Çerkez kadından olmaydı.
Şah Cüneyt’ten sonra Erdebil postuna oğlu Şah Haydar geçti. Şah Haydar’ın pirliği 1460-88 yılları arasına rastlar.
Şah Haydar (Düzgün Bava), Uzun Hasan’ın Diyarbakır’daki Akkoyunlu sarayında doğdu. O‘nun annesi, Uzun Hasan’ın bacısı Hatice Begum’du. Şah Haydar’ın karısı ise Uzun Hasan’ın kızı Marta’ydı. Marta, Rumca bir addır. Çünkü Marta’nın annesi son Trabzon İmparatoru Kalo Joannes’in kızı Despina Hatun’du. Kısacası ünlü Uzun Hasan, Şah Haydar’ın hem dayısı hem de kayınbabasıdır. Dersim ve Alevi geleneklerini doğru yorumlamak için bu ilişkiler bilinmek zorundadır. Çünkü bu yakınlıklar aşiretlerin tasnifi de dahil olmak üzere geleneğe yansımaktadır. Bu konunun ayrıntıları için Dersim ve Zaza Tarihi-Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek başlıklı çalışmamın Dördüncü Bölümü’ne bakılmalıdır.
Adı geçen çalışmada işaret ettiğim gibi, Uzun Hasan, Dersim geleneğinin Şah Hasan’ı; Şah Haydar ise bu aynı geleneğin Khalemamsor (Seyit) dediği figürdür.
Khalemamsor, “Kırmızı Elbiseli“ (Kızılbaş) demektir. Çünkü O‘nun izleyicileri kendisinin adıyla Haydari, partizanlarına giydirdiği başlığın renginden dolayı da Surh-u Ser (Kızılbaş) diye bilindiler. Oniki imama atfen oniki dilimli Tac-ı Haydari (Kızıl Taç)’yi o koydu. Ondan itibaren Dersimliler de dahil olmak üzere Safeviler‘e ve yandaşlarına Kızılbaşlar ve/veya Haydariler dendi. Bazı kaynaklar ve şecereler ondan Haydar Baka, Haydar Sultan, Haydar Mirza vd gibi adlarla sözederler.
Babası Şah Cüneyt‘in Akkoyunlular’la kurduğu ittifak siyasetini Şah Haydar da devam ettirdi. Uzun Hasan’ın kızı Marta ile evlenerek bu ittifakı daha da pekiştirdi. Şah Haydar’ın eşi Marta, Dersim geleneğinde “Kınc-ı Sur“ (Kırmızı Elbiseli, Kızılbaş) diye bilinir. Diğer kaynaklar bu kadına Halime, Baki Aqa (Baki Ağa, Bagi Aka), Alem-Şah Begum, Halime Begum vd gibi adlarla referans verirler (Bk. 1- Silsilet-i Neseb-i Safaviya/Saffat El Saffa, 2- Müneccimbaşı, 3- Habib al-Siyar, vd).
Marta (Kınc-ı Sur) ile evliliğinden Şah Haydar’ın üç oğlu oldu:
En büyüğü Şah Ali (Yar Ali, Ali Mirza, ölm.1494), ortancası İbrahim, en küçüğü de Şah İsmail’di. Onun Süleyman adında bir oğlu da anılır. Deguignes, Şah İsmail’den İsmail Sofi diye sözeder. “Yesevi“ kavramının aslı Safi, Sofi, Safevi sözcükleridir. Alevi geleneğinde “Yesevilik“ denen şey, Safeviliğin ta kendisidir.
Şah Haydar da babası Şah Cüneyt gibi savaşçı bir dervişti, bir profesyonel devrimci tipiydi. Babası gibi o da muharebe meydanında düştü.
Uzun Hasan 5-6 Ocak 1478’de Tebriz’de öldüğünde yerine ilkin oğlu Halil, sonra da Halil’in küçük kardeşi Yakup geçmişti. Haydar, Yakup’un bacısı Alemşah (Kınc-ı Sur) ile evliydi. Yani Yakup, Şah Haydar’ın kayınbiraderiydi. Ama Akkoyunlular’ın Safevilere dönük politikası Yakup’la birlikte değişmeye başladı. Yakup, babası Uzun Hasan’ın severek giydiği söylenen Kızıl Tac’ı giymeyi reddetti. Tahta çıkar çıkmaz Safeviler‘in ve yandaşlarının bu tacı giymelerini yasakladı. Şah Haydar’ın kendi bacısı Alemşah (Kıncısur)’tan olma üç oğlunu Erdebil’de yakalatıp dört-buçuk yıl boyunca Fars’ta hapis tuttu.
Şah Haydar’ın hedefi siyasal iktıdardı, kendi devletini kurmaktı. Bu hedefe Akkoyunlular’la hesaplaşmadan varamayacağı açıktı. Onlarla kapışmadan evvel Çerkezistan ve Dağıstan Hiristiyanlarına karşı akınlar yaptı. Ama oraya varmak için Şirvanşahların topraklarından geçmek zorundaydı. 1460’ta Şah Haydar’ın babası Cüneyt’i öldüren bu Şirvanşahlar’dı. Akkoyunlu Yakup, bu tarihteki Şırvan Şahı’nın damadıydı. Şah Haydar, Şirvan’ın başkenti Şamahi’ye saldırdığında Şirvan Şahı Yakup’tan yardım istedi. Yakup’un yolladığı dörtbin mevcutlu Akkoyunlu birliğini de alarak Şah Haydar’a saldırdı. Böylece Şah Haydar (Kalemamsor, Ahmet Yesevi, Düzgün Bava)‘ın kendisi de, intikamını almaya çalıştığı babası Şah Cüneyt gibi, yaşamını Şirvan (Tabarsaran)’da, ağır bir ok yarası sonucunda yitirdi. Yandaşları tarafından orada, muharebe meydanında gömüldü (9 Temmuz 1488).
Böylece Safevi devrimci hareketi kendi zamanlarında yandaşları tarafından Hızır veya Allah olarak bilinmiş olan bu baba-oğulun ikisini de Şirvan’da muharebe alanında yitirdi. Bu yenilgide ve Şah Haydar’ın öldürülmesinde Akkoyunlu Yakup’un gönderdiği birlikler kesin bir rol oynadı.
Dersim geleneğinin Ahmet Yesevi ve Düzgün Bava derken kastettiği bu Şah Haydar’dır. Geç Dersimliler onu kendi cedlerinden biri ve kendi dinlerinin kurucusu olarak görürler. Benim fikrime göre, Geç Dersimli “Zonê ma zonê Xızır’iyo, tonê ma tonê Xızır‘iyo“ dediğinde işte bu Şah Haydar’a, onun diline (Dımılki) ve kılığına (Kırmızı Elbise/Kızıl Başlık) referans vermektedir.
Cedlerine tanrısallık atfeden Dersimli, cedlerinden biri olarak gördüğü bu Şah Haydar’ı da öyle kabullenmiş, dahası Düzgün Baba da dediği bu Şah Haydar‘ı Dersim’in kâbesi olarak görmüştür.
O, göksel değil, yerseldi. Semavi değil, dünyeviydi. Bir ruh değil; gerçek, somut bir insandı. Başka bir alemde değil, hepimiz gibi bu dünyada yaşadı. Onun tanrısallaştırılması, geleneğimizin tanrı, insan ve doğa görüşüyle, kendi cedlerine ve önderlerine tanrısallık atfetmesi ile ilişkilidir.
Bunda anlaşılmayacak bir yan yoktur. Çünkü, “Biz insanı Hak biliriz”, çünkü, “Kıblemiz insandır bizim”, çünkü “Heq, Mordemo dê gırso“.
Yalan’ın “kutsal”ı onu yalan olmaktan çıkarmaz. Kutsal kitaplar yalan söylüyor. İnsanları yaratan Tanrı değil, tanrıları yaratanlar insanlardır. Tanrılar, insandan ve toplumdan çıkmadır. Bu gerçek kavranmadıkça ne tarihimizi, ne inancımızı, ne de başka bir şeyi doğru kavrayamayacağımız gibi, zihnimize, elimize kolumuza kendi irademizle kelepçe vurur, bir şeyleri açıklamaya çabalarken bilerek veya bilmeyerek her şeyi daha bir anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz kılarız. Kutsal kitapların, kilise papazları veya cami imamlarının deneye, gözleme, olgulara değil, fakat imana dayalı uçuk bakış açısıyla bir yere varamayız.
Özcesi, ayağımızı yere basar, yazılı tarihe ve gerçeklere tutunursak, Dersim‘in Hızır bildiklerinden biri bu Şah Haydar’ın ta kendisidir.
“Hızır bildiklerinden biri“ diyorum, çünkü Hızır denen figür, 1) Bu kültün bulunduğu her halkta aynı değildir, 2) Her çağda aynı değildir.
Burada Dersim ve Aleviler’in ruh göçü inancı, dairesel dünya ve tarih görüşü de hatırlanmak zorundadır.
Yeri gelmişken Dersim inancındaki Eli veya Oli’nin Hz. Ali ile bir ilişkisinin olmadığını, ama geç dönemlerde Şiiliğin etkisiyle Eli adının yerine Ali’nin ikame edildiğini, böyle bir yorumun savunulmaya başlandığını söylemek zorundayım. Bu Şii etkinin Şiilik olarak tanımlanamasa da, özellikle Safevilik üzerinden geldiği düşünülebilir.
Peki Eli kimdir? Bence Dersim inancındaki Eli, Hızır-İlyas (Hıdırellez) kombinasyonunda karşılaştığımız İlyas’ın ta kendisidir. “Ya Xızır, ya Eli!“ dediğinde Dersimli’nin referansı İlyas’tır. Onu genelde Hızır’la birlikte anar. “Xeylasu“ veya “Xeylaşi“ adı da İlyas’la ilişkilidir.
BÜYÜK AHMET RIFAİ (NAM-I DİĞER: AHMET BASRİ)
Ahmet Rıfai (1118?-1183/1187), Rıfai tarikatının kurucusudur.
Tam adı, Ebu’l Abbas Ahmet bin Ali er-Rıfai’dir (Ahmet bin Ali bin Yahya; Seyyid Ahmed b. Ali el-Mekki b. Yahya er-Rifai).
Rivayetlerde baba tarafından İmam Musa Kazım soyundan olduğu öne sürülür. Annesinin adı Fatıma’dır. Basra doğumlu olduğu için Ahmet Basri olarak da bilinir. Basra’nın Karyet Hasan adlı bir köyünde doğmuştur. Bu köy Irak’ın Bataih bölgesindedir. Bu yüzden ona Ahmet Bataihi de denilir.
Yedi yaşındayken babası ölür. Yetim kalan Ahmet, bir tarikat şeyhi olan dayısı Mansur El-Bata’ihi (Mansur Rabbani, Şeyh Rabbani) tarafından büyütülür. Kadiri tarikatının kurucusu ünlü Abdülkadir Gilani, Ahmet Rıfai (Seyit Ahmet)’nin dayısıdır.
Seyit Ahmet, tasavvuf eğitimini dayısı Mensur ile Ebu’l Fazl Ali el-Wasıti (Şeyh Ali-el-Vasıtiyü’l-Kureyşi/Şeyh Aliyyü’l-Vasıti/Aliyyü’l Kâri Vasiti/Aliyyü’l Kâri)’den alır.
Dayısı Mansur, ölmeden önce kendi tarikatının başına yeğeni Ahmet’i bırakır (1146?).
Seyit Ahmet Rıfai, bu tarikatın kurucusu olarak kabul görür ve bir zaman sonra onun adıyla Ahmediler ve/veya Rıfailer diye bilinmeye başlayan bu tarikat, zamanla geniş bir coğrafyada etkinlik kurmayı başarır.
Ahmet Rıfai’nin kendi çağdaşı Abdülkadir El-Gilani ile ilişkileri konusunda birbirini tutmayan bilgilere rastlıyoruz. Bazıları onu Kadiri tarikatının kurucusu ve dayısı Abdülkadir Gilani’nin bir izleyicisi olarak tanıtırken, bazıları da bunun tam tersini iddia etmektedir.
En ilk sufi örgütlenmeler olan Kadiri ve Rıfai tarikatları arasında da kurucuları arasındaki ilişkiye benzer yakın bir ilişki ve içiçelik vardır. Bu iki tarikat sık sık bir ve aynı veya birbirinin kolları gibi görülürler. Birinin bulunduğu yerde diğerine de rastlıyoruz.
Abdülkadir Gilani’nin faaliyeti Bağdat, Ahmet Rıfai’ninki ise Basra eksenlidir.
Selçuklular döneminde ve sonrasında Kadirilik ve Rıfailik Anadolu’da en yaygın tarikatlardı.
Ahmet Rıfai‘nin üç kez evlendiği kaydedilir.
İlk eşi dayısı Mansur’un kuzeni Hatice’dir. Daha sonra Hatice’nin bacısı Rabia, en son olarak da Muhammed bin El-Kasimiya’nın kızı Nefise (Nafisa) ile evlenmiştir.
Ahmet Rıfai (Ebu’l-Abbas)’nin üç oğlunun hepsi de babalarından önce öldükleri için kendisi öldükten sonra merkezi Irak’ta bulunan tarikatının başına bacısının oğlu Ali bin Uthman geçmiştir.
Ahmet Rıfai, Abbasi halifelerinin bile hürmet gösterdiği devrinin tanınmış ve saygın bir sufisi olarak tanıtılmaktadır. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vasıt yakınındadır. Kurduğu tarikat Ahmediyye, Rifaiyye ve Bataihiyye gibi değişik adlarla bilinmişse de sonraları Rıfaiyye adı öne çıkmıştır. “Kutb’ul-Arifin“ (Ariflerin Kutbu) olarak da tanımlanan Ahmet Rıfai’nin kendi çağına ve sonrasına etkisi çok büyük olmuş, neredeyse tüm islam ülkelerinde onun adına dergâhlar kurulmuştur. Fakat Rıfailik esas olarak Irak, Urum (Anadolu), Suriye ve Mısır’da güçlenmiştir. Birer derviş tarikatı olan çeşitli ülkelerdeki kolları genelde o ülkelerdeki başlatıcılarının adıyla bilinmiştir.
John P. Brown, The Darvıshes adlı kitabında Kutb-ed-Din Haydar tarafından 13’üncü yüzyılda kurulan Haydariler tarikatını da Rıfailer’le ilişkilendirir, hatta yakın akrabalıkları olduğuna işaret eder. Haydariler’in ellerine, kulaklarına ve boyunlarına demir yüzükler taktıklarını ve tıpkı Rıfailer gibi ateş üzerinde dans ettiklerini hatırlatmakta yarar var.
Ahmet Rıfai’nin kurduğu tarikatta eski İran çok-tanrıcılığının ve Zerdüşt inançlarının etkileri kolaylıkla görülebilir. Örneğin bu tarikatta ateş ve ocak çok önemlidir. Yanan fırınlara girmek, yılan terbiye etmek, aslan veya ayı binip yılanı kamçı gibi kullanmak vb gibi tehlikeli işler de bu tarikatın başlıca eğitim konuları olmuştur.
Rıfai dervişlerinin bu pratikleriyle Dersim derviş pratikleri arasındaki benzerlik son derece açık ve çarpıcıdır. Bu pratikler ortodoks Sünni kesimler tarafından Müslümanlıkla bağdaştırılmamış, şiddetle reddedilmiştir.
1326 yılında Irak’ın Vasıt bölgesine gelen Faslı seyyah Ibn Batuta, Ahmet ar-Rıfai’nin Umm Ubayda adlı köydeki mezarını ziyaret eder. O’nun anlattığına göre ordaki ocakta alevler içinde ‘Ateş Dansı’ yapan ve ağızlarında ateş söndüren binlerce derviş vardı. Ibn Batuta onlardan ‘Ahmedi Dervişleri’ (Ahmediler) diye sözeder.
Rıfailer’in Anadolu’ya Babai ayaklanması öncesinde göçüp yerleştikleri kesin gibidir. Güney Irak’tan gelerek Harran üzerinden Karaman Eyaleti, Malatya ve Dersim’e doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.
Ibn Batuta, Anadolu‘da Rıfai tarikatının kurucusu Ahmet Rıfai’nin soyundan gelme Şeyh İzzu’d-Din ve kardeşlerinden, Şeyh Ahmed Kuçek b. Tacu’d-Din er-Rifai’nin evlatlarından bahseder. Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri’nde Seyid Ahmed Kuçek-i Rufai (bazen sadece Seyit Ahmet veya Seyit Ahmed Rufai diye geçer)’den sözeder ve ona mensup olanların Ahmediler diye bilindiklerine işaret eder. Eflaki’de adı verilen Rıfai şeyhlerinden biri de Ahmed Kuçek-i Rıfai (Küçük Ahmet Rıfai)’nin oğlu Seyyid Taceddin’dir. Tacüddinoğulları (1308-1425) adıyla bilinen beyliğin Seyit Taceddin Rufai ile ilişkili olması mümkündür.
Bir keresinde bir grup dervişiyle birlikte Konya’ya giden Seyit Taceddin, Celaleddin Karatay Medresesi’nde Konya halkının büyük ilgi gösterdiği bir gösteri yapar. Eflaki’nin aktardığına göre bu gösteriye Mevlana Celaleddin Rumi’nin karısı da gider ve bu yüzden Mevlana tarafından azarlanır. Açık ki 13. yüzyıl Anadolu‘sunda Rıfai şeyhleri ve tarikatının etkinliği ünlü Mevlana’yı kıskançlığa sürükleyecek denli büyüktü.
Eflaki’nin Rıfai dervişleri olarak kendilerinden sözettikleri yalnızca yukarıda adları geçen ikilidir. O, Mahmud Hayrani’den de sözetmekte ama O’nun Rıfailiği konusunda herhangi bir şey dememektedir. Oysa Mahmut Hayrani de bir Rıfai dervişidir, dahası, şeceresinden anlaşılacağı gibi Küçük Ahmet Rıfai‘nin kardeşidir. 1251/2‘de ölen bu Küçük Ahmet Rıfai’nin Karaca Ahmet’le bir ve aynı şahıs olduğunu düşünüyorum.
O halde 13. yüzyılda Anadolu’da Kadiri-Rıfailiği temsil eden ünlü isimlerden ikisi Küçük Ahmet Rıfai (Karaca Ahmet) ile kardeşi Mahmut er-Rifai (diğer adıyla Mahmut Hayrani/Mahmut Harrani) idiler. Küçük Ahmet Rıfai’ye ait olduğu rivayet edilen Ladik’teki türbe üzerindeki kitabede Ahmet Küçek-i Rıfai’nin Abdülkadir Gilani’nin soyundan olduğu söylenir. Abdülkadir Gilani ile Büyük Ahmet Rıfai’nin akraba olduklarına değinmiştim.
Rıfailik ile Kadiriliğin sık sık bir ve aynı tarikat veya birbirinden çıkma akraba tarikatlar gibi görülmüş olmaları ve ikisi arasındaki sınırların belirsizliği nedeniyle kısaca Kadiriliğe de değinmemiz gerekir.
Kadiriliğin kurucusu ve isim babası Abdülkadir Gilani’dir. Gilan’ın Nif köyünde doğdu (1077/8). Babası bir seyit ailesinden geldiği söylenen Ebu Swaleh (bir diğer kaynağa göre Seyit Musa), annesi ise yine seyit olduğu öne sürülen Abdullah Sauma’nın kızı Fatma’dır. Asıl adı Muhyiddin, künyesi Ebu Salih’tir. Tam adı, Muhyi el-Din Ebu Muhammed bin Ebi Salih Cengi Dost şeklinde yazılmaktadır. Ünü bütün İslam dünyasına yayılmış büyük bir sufidir. 1166 yılında Bağdat’ta öldüğü kayddedilir.
Küçük yaşta babasını yitiren Gilani (El-Gili), annesi ve dedesi Seyit Sauma tarafından büyütüldü. 17/18 yaşına geldiğinde eğitim için gönderildiği Bağdat’ta yerleşti. Eğitimini Ebu Zekeriya Tebrizi (ölm. 1109), Ebu’l-Wafa b. el-Akil (ölm. 1121), Şeyh Ebu Saeed Mahzumi ve Ebu’l Hayr Hammad el-Dabbas (ölm. 1131)’dan aldı.
O’nun faaliyet alanı öldüğü tarihe kadar hep Bağdat’tı.
Yaşadığı çağın en büyük seyit ve sufilerinden birisi olarak görüldü. Elli yaşında başlattığı vaazları sırasında 70-80 bin kişinin toplandığı söyleniyor. Kaynaklara göre bu vaazlara Abbasi halifeleri ve yüksek görevlileri de katılmıştır. Bazı kaynaklar onu İslam dünyasının en büyük seyidi ve sufisi olarak tanımlar. Kurduğu tarikat sayısız yandaşları ve oluşturulan vakıflar sayesinde uzun süre yaşadı ve daima kendi soyundan kişilerce yönetildi. Merkezi Bağdat’ta bulunan bu sufi tarikat, Irak’ın yanısıra, İran, Suriye, Anadolu, Orta Asya, Hindistan ve Kuzey Afrika’ya varana dek yayılıp güçlendi. Irak’taki merkezi 13’üncü yüzyılda Moğollar tarafından ortadan kaldırıldı.
Taptuk Emre ile onun halifesi ünlü Yunus Emre’nin Kadiri oldukları rivayet edilmektedir. Dervişler arasında yaygın bu rivayete F. Köprülü de değinmekte, Bolu veya Sivrihisar’da doğduğu rivayet edilen Yunus Emre’nin bir Kadiri olduğuna ilişkin görüşleri ve Yunus Emre’nin Divan’ından bu görüşleri destekler nitelikteki şu mısraları aktarmaktadır:
“Abdü’l-Kadir gibi bir er bulunmaz
Medet et Sultanım Şeyh Abdu’l-Kadir”.
(Bk. Köprülü, a.g.e).
Pek çok kaynakta 1363’te kurulan Yeniçeri Ocağı’nın fikir babası Çandarlı Kara Halil’in de bir Kadiri olduğu kaydedilir. Böylece Yeniçeri Ocağı’nın kurucuları arasında da Rıfai-Kadiri’ler bulunduğunu öğreniyoruz.
Buraya kadar verdiğimiz bilgileri alt alta yazdığımızda Osmanlılar peryodunda kayda geçirilmiş olan menakıblarda Bektaşi diye tanıtılan ünlü şahsiyetlerin bir çoğunun Kadiri-Rıfai olduklarını görüyoruz.
Kadirilik, değişik ülkelerde ordaki kurucularının adlarıyla bilinmiştir.15‘inci ve 16‘ıncı yüzyıllarda Anadolu’da İznikli şair Eşrefoğlu Rumi (Eşrefoğlu Şeyh Abdullah Rumi, 1353-1469) ve İsmail Rumi tarafından temsil edilen Kadirilik, onların adlarıyla Eşrefiye ve Rumiye diye de bilinmiştir.
Kadirilik, Ortodoks (Sünni) bir tarikat gibi tanıtılsa da Sünni İslam’la çatışan doktrin ve pratiklerine de işaret edilmektedir. Sözgelimi özellikle Gilanizm adı altında bilindiği Kuzey Afrika’da Abdülkadir Geylani’ye yandaşları tarafından tanrılık atfedilir, kendisine tapılırdı. Bir derviş tarikatı olan Kadirizm’de Müslümanlıkla bağdaşmayan daha pek çok eğilim sayılabilir.
Sufi tarikatlarla ilgilendiğimizde onların kendilerine özgü bir dili ve terminolojisi bulunduğunu görürüz. Bu dili öğrenmeden, zahir ve bâtın hadisesini kavramadan onları tam olarak tanıyamayız.
‘Dersim Seyitleri‘ başlıklı bu yazı dizisinin birinci bölümünde Ali Kemali’den bir liste vermiş ve hatalı veya eksik yönlerine rağmen bu listenin konumuza giriş için maksada uygun düştüğüne işaret etmiştim. Bu listenin maksada uygunluğu içerdiği ipuçlarından dolayıdır. Yeri geldikçe bu ipuçlarını kullanacağım.
Örneğin bu ipuçlarından biri Ali Kemali’nin listesindeki şu bilgidir:
“Şeyh Aziz Mahmut Evladı: Şeyh Abdülkadir Geylani’ye mensuptur“.
Tek satırlık bu bilgi bile Kadiri ve Rıfai tarikatlarının içiçeliğine, Dersim‘de Abdulkadir Gilani ve onun kurduğu Kadiri tarikatıyla ilişkili seyitlerin/ocakların bulunduğuna işarettir.
KARACA AHMET, HACI BEKTAŞ VE MAHMUT HARRANİ
KARACA AHMET
Bir konuda net bir görüş oluşturmak için, ilkin o konu hakkında en önemsiz görünen ayrıntılar da dahil, bilinebilen veya ulaşılabilen ne varsa öğrenmek gerekir. Ciddi bir araştırmacı başka türlü davranamaz. Gerekli bilgileri edinmeden fikir oluşturamaz. Ama varılan sonuçları okuyucuya aktarırken ayrıntıları bir kenara bırakıp esasları öne çıkarmak zorunludur. Bu sebeple burada okuyucuyu ayrıntılarla meşgul etmeyecek, konu hakkında yeterli bir bilgilendirme yapmak koşuluyla fikirlerimi en özet biçimde sunmayı deneyeceğim.
Bu yazının Birinci Bölüm’ünde yer verdiğim Ali Kemali’nin listesinde Gözcü Kara Ahmed Dede adı altında geçen kişi ünlü Karaca Ahmet’tir. Horasan’dan Rum’a Ahmed Yesevi tarafından gönderilen dervişlerden biri olduğu iddia edilir. Bazı kaynaklarda aynı zamanda hekimlik yaptığına işaret edilmektedir. Alevi cemlerindeki on-iki posttan gözcü postuna Karaca Ahmet Sultan Postu denilir. Hacı Bektaş Vilayetnamesi (Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Gölpınarlı, 1958)’nde Hacı Bektaş’ın geldiği tarihte “Rum’un Gözcüsü“nün Karaca Ahmet olduğu söylenir. Yani Rum diyarına (Anadolu) Hacı Bektaş’tan önce geldiği, burdaki erenlerin serçeşmesi ve onbinlerce izleyicisi (57 bin) olan güçlü bir veli olduğu anlatılmak istenir. Bazen bir Ahmet Yesevi halifesi ve Hacı Bektaş’ın mürşidi gibi tanıtılırken, bazen de Hacı Bektaş’ın halifesi gibi tasvir edilir. O’nun Ahmet Yesevi ile ilişkisinde görülen aynı karışıklık Hacı Bektaş’la ilişkisinde de gözlenir.
Değişik kaynaklarda veya nefeslerde Karaca Ahmet’in adı aşağıdaki şekiller altında görünür:
Kara Ahmet
Karaca Ahmet
Karacalı Ahmet Sultan
Gözcü Karahmed (Kar Ahmed)
Karac’ahmed (Karac Ahmed)
Ahmet Karaca
Gözü Karahmed
Kari Ahmed Sultan
vd gibi.
Karaca Ahmet soyunun yerleştiği ve defnedildiği pek çok yer Karaca adını taşımaktadır. Ulaşabildiğim kaynaklarda Kar, Kari, Kara, Karac, Karaca veya Karacalı gibi değişik şekiller içinde karşılaşılan bu sözcüğün kökeni ve anlamı konusunda üzerinde hemfikir olunan bir açıklamaya rastlamadım. John P. Brown, Karaca sözcüğünün ‘geyik’ anlamı verdiğine dikkat çeker (Bk. The Darvishes, 1868). Hasluck, Kara sözcüğünü ‘siyah’, Karaca şeklini ise ‘siyahi’ olarak yorumlar. Kayıtlarda Karaca Ahmedli adında bir aşiret görünmese de, Karaca Ahmet’in dikkate değer bir aşiret reisi veya seyidi olduğunu düşünür. Örnek olarak Halep’in kuzey-batısında oturan Rihanlı aşiretinin Kara Ahmedli adında bir kabilesinden, ayrıca Kastamonu merkezli Çandar-oğulları beyliği ile ilişkili Kızıl Ahmedli aşiretinden sözeder (Bk. Hasluck, a.g.e., s. 339-40 ve 403).
Anadolu ve Rumeli’de Karaca Ahmet’in olduğu öne sürülen sayısız mezar bulunuyor. İstanbul (Üsküdar), Manisa (Horoz Köyü), Akhisar (Karaca Köyü), Uşak, Aydın, Afyon (Karacaahmet Kasabası), Bulgaristan ve Yugoslavya (Üsküp civarındaki Tekke köyü)’da türbeleri; bir çok diğer yerde makamları/nişanları vardır. Menkabeye göre, H. Bektaş Veli, “Karacam, bir yerde mekanın, yedi yerde çerağın yansın” demiştir.
Bir iddiaya göre asıl türbesi bir Karaca Ahmet Dergahı’nın da bulunduğu Üsküdar’dadır. Burdaki dergâhın 1329 yılında, yani Osmanlı sultanı Orhan Gazi zamanında kurulduğu söylenmektedir. Evliya Çelebi (1611-1682), Seyahatname adlı eserinde Karaca Ahmet’i bir İran şahının oğlu (Acem şehzadesi) olarak tanıtır. Mezarının Akhisar’da olduğunu, ama Kırşehir’de de bir makamı bulunduğunu yazar. ‘Kara‘ sözcüğü Kırşehir’deki bu makamın Suluca Kara Hüyük olabileceğini düşündürür. Evliya Çelebi’nin kaydına göre hem Akhisar’daki türbesi, hem de Kırşehir’deki makamı birer hac yeriydi. Evliya Çelebi, ünlü Celaliler’den Kara Haydar Oğlu’nun asılışını anlattıktan hemen sonra ise, mezar ya da türbeden sözetmeksizin Üsküdar’da Karaca Ahmet Efendi Hazretleri’ni ziyaret ettiğini söylemektedir (Bu konuda ayrıca bk. Hasluck, a.g.e., I. veya II. cilt, s. 40, 51, 197).
Karaca Ahmet’in 13’üncü yüzyılda yaşadığı kesindir.
Ama Karaca Ahmet’i Türk veya Türkmen olarak tanıtmakta ısrarlı olan çevreler onun 1329, hatta 1371 yılında hâlâ hayatta olduğunu iddia etmektedirler.
Sözgelimi araştırmacı Mehmet Yaman, Saruhan Beyi İshak Çelebi zamanında Manisa’da düzenlenmiş 1371 tarihli bir vakfiye senedinde ‘Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet’ ifadesinin geçtiğine işaret ederek, bu ibareyi Karaca Ahmet’in 1371’de hala hayatta olduğuna yorumlamakta ve şeceresini de babadan oğula aşağıdaki gibi vermektedir:
Süleyman Horasani (karısı Sultan Ana), Karaca Ahmet ve bacısı Kadıncık Ana (Fatma Nuriye Bacı), ve Karacaahmet’in oğulları Eşref, Hıdır Abdal, Kani/Gani Abdal ve Kamber Abdal.
(Mehmet Yaman’dan akt. Burhan Kocadağ, Karaca Ahmet Sultan Dergisi).
M. Şimşek’in Hıdır Abdal Sultan Ocağı adlı kitabında (1991) ise, Karaca Ahmed’in oğlu olduğu öne sürülen Hıdır Abdal için şöyle bir şecere verilmektedir:
Zeynel Abidin, Seyit Ahmet Karaca, Hıdır Abdal, Seyyid Habib, Esseyid Behlül (Pehlul), Esseyid Bali, Seyyid Cafer, Seyit Ali, Seyid Unsur, Seyit Otman, Seyit Ahmet, Kamber (Kanbar) Abdal, ( Seyit Yusuf?), Seyid Mehmet, (burdaki 2-3 ad bir yerde tek isim gibi verilir, SC), Seyit Mansur, Seyit Mehmet, Seyit Ahmet, Esseyid Mahmud, Mehmet, Hüseyin, İsa, İbrahim, Mehmet, Es-Şerif Mehmed (Durmuş), Yusuf, Mehmed, Es-Şerif Davud, Mehmed, Es-Şerif Ali, Hüseyin, Es-Şerif Ömer, Seyit Hayran, Seyit Hüseyin, Seyit Hayran el-Kadi (Mustafa el-Kadi), Esseyid Yahya Efendi (Bk. a.g.e., 25).
Adı geçen kitapta değişik sayfalarda ayrı ayrı verilen şecerelerdeki isimlerin bir bölümü birbirini tutmuyor. Nejat Birdoğan’ın Anadolu ve Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi adlı kitabında verdiği Hıdır Abdal soyağacı da yukardaki versiyondan kısmen farklı (Bk. a.g.e., s. 206-207).
Karaca Ahmet Sultan Derneği tarafından yayınlanan bir dergide de benzer görüşler savunulmaktadır. Örneğin bu dergide yerverilen Burhan Kocadağ imzalı bir yazıda Karaca Ahmet için ‘Horasanlı bir Türkmen beyinin oğludur’ denilmekte, M. Yaman’ın öne sürdüğü görüşler tekrarlanmaktadır (Bk. Karaca Ahmet Sultan Dergisi).
KARACA AHMETLER
Karaca Ahmet’in 14‘üncü yüzyıl sonlarında hâlâ yaşadığını iddia eden yazar ve araştırmacıların anlamadığı noktalardan biri, kaynakların birden çok Karaca Ahmet’ten sözettiği, aynı soyun birbirini izleyen kuşaklarında bu aynı adı taşıyan lider figürlerin bulunduğudur.
O halde önce Karaca Ahmet adını taşıyan birden çok kişi bulunduğu gerçeğini kanıtlayalım.
1) Evliya Çelebi’nin Akhisar’da mezarı, Kırşehir’de makamı bulunduğunu söylediği Karaca Ahmet.
2) Yine Evliya Çelebi’nin Celaliler’den Kara Haydar Oğlu’nun asılışını anlattıktan hemen sonra, Üsküdar’da ziyaret ettiğini söylediği Karaca Ahmet Efendi Hazretleri (mezar ya da türbeden sözetmez).
3) Karaca Ahmet’in Karacaahmet Mezarlığı’nda yatan ve kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Şeyh Ahmet İbn-i Ali Dede (ölm. 1601/1602). (Bk. İbrahim Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi, cilt 2, s. 495, İstanbul, 1977). Üsküdar’da yatan Karaca Ahmet, dedesi veya dip-dedesiyle karıştırılan bu torunu olabilir. Evliya’nın ziyaret ettiğini söylediği Karaca Ahmet Efendi de belki budur. İ. H. Konyalı, sevilen, sayılan ölüler için asıl kabrin bulunduğu yerden başka yerlere taşlar dikildiğini ve bunlara Makam Taşı dendiğini kaydetmektedir. Böylece bazı saygın ölülerin birçok yerde makamı bulunduğu anlaşılmaktadır. Aynı kişinin pek çok yerde mezarının bulunduğu iddiaları bu gelenekten ileri gelebilir. Yani makamlar da asıl mezar gibi görülmektedir.
4) Zeyd-soylu olduğunu söyleyen Veli Baba’nın kendi menakıbında (Veli Baba Menakıbnamesi) verdiği Zeyd soyu şeceresinde Seyit Cafer (ölm. 1282)’in oğulları Uzun Er (Seyit Ali) ile Karaca Ahmet Veli adlarına rastlarız. Veli Baba, bu Uzun Er’in Hacı Bektaş’ın halefi olduğunu söylenmektedir. Bu bilgi, başka verilerle birleştirildiğinde Kızıl Deli olarak da bilinen ünlü Seyit Ali Sultan ile Uzun Er lakaplı burdaki Seyit Ali’nin aynı oldukları rahatlıkla görülebilir. Benim görüşüm bunların bir ve aynı olduklarıdır. Burada bu Seyit Ali Sultan’ın kardeşi olarak tanıtılan bir diğer Karaca Ahmet ile karşı karşıyayız (Karaca Ahmet Veli). Veli Baba’da hem Uzun Er (Seyit Ali, Seyit Ali Gazi, 1290-1365), hem de kardeşi Karaca Ahmet Veli Hacı Bektaş’ın çağdaşları olarak gösterilirler. Burdaki Karaca Ahmet Veli’nin El-Hüseyin, El-Hüseyin’in de El-Halil adında bir oğlundan sözedilir.
5) Veli Baba, kendisinin çağdaşı olduğu anlaşılan İğdedibi’nde medfun Karaca Ahmet Veli Salis diye birinden daha sözeder (s. 234). Sani, ikinci; Salis ise üçüncü demektir. Bundan çıkan sonuç sadece Veli Baba’nın en az üç adet Karaca Ahmet’ten bahsettiğidir.
6) Veli Baba diğerlerinin yanısıra yalnızca Karaca Ahmed adında bir başkasını anar (s. 236).
7) 1515 yılında Dersim’e bağlı Kemah’ın egemeni olan “Karaçin oğlu Ahmet Bey“ (Bk. İshak Sunguroğlu, Harput Yollarında).
Daha sayalım mı?
Henüz sayabileceklerim var. Ama bu kadarı Karaca Ahmet adlarını taşıyan pek çok kişiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kanıtlamak için yeter de artar bile. Bunlar Karaca Ahmet soyundan gelen ve onun adını taşıyan değişik kuşaklara mensup önderler olmalı.
GELENEKLERİN ASIL REFERANSI HANGİ KARACA AHMET’TİR?
Kaynakların birden çok Karaca Ahmet’ten sözettiğini, bu adın da Kureyş, hatta Hacı Bektaş adı gibi aynı zamanda bir ünvan veya makam adı gibi kullanıldığını kanıtladık. Bu demektir ki, gelenekte isim tekleştiği için Karaca Ahmet tasvirlerinde ilk Karaca Ahmet’e ait olanların yanısıra daha sonrakilere ait öğeler vardır ve bunların ayıklanması zorunludur.
Şimdi yapmamız gereken şey, Dersim ve Kızılbaş geleneğinin asıl referansı olan Karaca Ahmet’i tespittir. Bu ise; Mahmut Hayrani, Sarı Saltık, Seyit İbrahim, Hoca Nasreddin ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi ünlülerle aynı çağda, yani 13’üncü yüzyılda yaşamış olan ve onlarla bir şekilde yakın-uzak ilişkileri olan Karaca Ahmet’tir. Asıl sorun Hacı Bektaş’ın geldiği tarihte Rum’un 57 bin ereniyle sohbette olduğu söylenen Rum’un Gözcüsü bu Karaca Ahmet’tir (Gözcü Karaca Ahmet), onun kimliğini tespittir.
Tam burada Seyit Mahmut Hayrani’nin şeceresi çok önemli bir ipucudur. O nedenle önce bu konuya değinip geri Karaca Ahmet’e dönmek zorundayım.
Mahmut Hayrani (Nam-ı diğer: Kureyş) ve Şeceresi
P. Wittek’in Yazijioghlu Ali On The Christian Turks Of Dobruja başlıklı yazısında Mahmut Hayrani’nin şeceresi şöyle verilmektedir (Bk. Bulletın Of The School Of Orieantal Studies, vll. 14, 1952, pp. 639-668):
Babasının adı Masud‘dur.
Kendisinin adı Seyit Mahmud b. Mas’ud (Mahmud er-Rufa’i, ölm. 1268/1269) olarak verilmektedir. Ahmed b. Masud (Ahmet er-Rufai, ölm. 1251/1252) adında bir kardeşi vardır. Ahmet b. Masud’un çocukları anılmaz.
Mahmut Hayrani’nin çocukları kendisinden itibaren babadan oğula şöyledir:
Seyit Mahmut b. Masud (Mahmut er-Rufai, ölm. 1268/1269), Mehmed (Muhyi ed-Din) b. Mahmud er-Rufa’i, Ali b. Mehmed (Muhyi ed-Din) b. Mahmud er-Rufa’i, Seyyidi Muhyi ed-Din (1409-1410 yılında türbeyi restore eden kişi).
Yukardaki adlardan üç kişinin tabutları Akşehir’deki türbededir: Bunlar Mahmut er-Rufa’i, kardeşi Ahmed b. Mas’ud ve Mahmud er-Rufai’nin torunu Ali b. Mehmed (Muhyi ed-Din) b. Mahmud er-Rufai’nin tabutlarıdır.
Wittek’in verdiği bilgiler bunlar.
Mahmut Hayrani’den bazen Mehmet Hayrani diye sözedilir. Başka deyişle Mahmut adı sık sık Mehmet olarak da söylenir. Hayrani nisbesinin diğer şekli ise ünlü Harran/Hıran kentiyle ve Dersim’in aynı adı taşıyan mıntıkasıyla ilişkili olan Harrani’dir (Bk. Dersim ve Zaza Tarihi-Sözlü Gelenek ve tarihsel Gerçek, IV. Bölüm).
Rivayete göre Mahmut Hayrani’nin nesli sadece 14 kuşak sürmüş, 14‘üncü kuşakta kesilmiştir. Bu aynı rivayette bu soydan olanların Mahmut Hayrani’ye gelene kadar gömülmediği, güvercin olup uçtukları, başka deyişle gerçekte ölmedikleri, ama don değişip sır oldukları söylenmektedir.
Wittek’ten aktardığım şeceredeki isimler içinde tabutu Akşehir’deki türbede olmayanlar yalnızca Mahmut Hayrani’nin oğlu Seyit Mehmet (Muhyi ed-Din) ile bu Seyit Mehmet’in torunu Seyyidi Muhyieddin’dirler. Muhyieddin adının Türkçe’de zaman zaman Muhittin gibi okunduğunu akılda tutmakta yarar vardır (Muhundu adıyla kıyaslayın). Mehmet ve Mahmut adlarının birbiri yerine kullanıldığına ise az evvel işaret ettim. Bu sebeple Seyit Mehmet’in babası Mahmut Hayrani ile aynı adı taşıması mümkündür. Dersim’de yattığı söylenen belki de odur. Mazgirt veya Nazımiye bölgesindeki ‘İbi Mahmut‘ (İbn-i Mahmut olmalı) köyünün adı ondan kalma olabilir.
Elvan Çelebi’nin Baba İlyas-ı Horasani ve Sülalesinin Tarihi’ni anlatan kitabında İbn-i Mahmud Seyd-i Muhyiddin adında birinden sözedilir (Bk. Menâkıbu’l-Kudsiyye Fi Menâsıbi’l-Ünsiyye, s. 123, yayına hazırlayanlar: İsmail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak, İstanbul, 1984). Burdaki İbn-i Mahmud Seyd-i Muhyiddin, bence Mahmut Hayrani’nin oğlu Mehmed (Muhyi ed-Din) b. Mahmud er-Rufai olabilir.
Bazı kaynaklarda Mahmut Hayrani’nin torunu Ali’den Derviş Ali veya Seyit Ali diye sözedilir. Onun da Bava Mansur gibi Şöbek civarında yerleştiği, İç-Dersim’deki Kureşanlılar’ın da ondan gelme oldukları kaydedilir (Bk. Hıdır Öztürk, Tarihimizde Tunceli ve E.M., 1985).
Tıpkı Karaca Ahmet örneğinde tanık olduğumuz gibi Kureyş adı da bu soyun farklı kuşaklarında ad veya ünvan gibi kullanılmıştır. Bu nedenle Kureyş’in Mahmut Hayrani mi, onun oğlu veya torunu mu olduğu şeklindeki tartışmalar pek anlamlı değildir. Hepsinin de Kureyş olarak bilindiğini varsaymak zorundayız. Herbiri kendi zamanının Kureyşi idi. Çünkü geleneklerin bu üçüne de Kureyş olarak referans verdiği durumlar vardır. Bu adın/ünvanın Mahmut Hayrani’den önce de kullanıldığını sanıyorum. Ama geleneklerin esas referansı 13‘üncü yüzyılın Kureyşi’dir ki, bu da Mahmut Hayrani’dir. Kendi zamanının Kureyşi Mahmut Hayrani idi.
Okuyucunun dikkatini çekerim. Mahmut Hayrani şeceresinde Karaca Ahmet’in kimliği konusunda anahtar önem taşıyan bir bilgi mevcuttur. Bu bilgi, P. Wittek’ten aktardığım bu şecerede Mahmut Hayrani’nin kardeşi olarak Ahmet Rıfai (Ahmed b. Musut, ölm. 1251/1252) adında birinin anılmasıdır. Ahmet Rıfai adı 13‘üncü yüzyılın çok iyi tanıdığı bir addır. O yüzyılın son derece güçlü ve ünlü bir ismidir. Kendi çağına damgasını vurmuş bir figürdür. Anadolu’da Rıfailiğin başıdır. Ama kaynaklar sözbirliği etmişçesine bu ünlü Rıfai önderi ile Mahmut Hayrani arasındaki ilişki konusunda suskundur. Bu ilişki konusunda benim rastladığım tek kanıt işte bu şeceredir. Bu şecerenin en önemli tarafı Mahmut Hayrani (zamanın Kureyşi)‘nin bir Rıfai dervişi olduğunu ortaya koyması ve ünlü Rıfai önderi Ahmet Rıfai ile kardeş olduğunu belgelemesidir. Bu Ahmet Rıfai, Rıfailiğin kurucusu Ahmet Kebir-i Rıfai (Büyük Ahmet Rıfai, Ahmet Basri) ve Abdülkadir Geylani ile akrabadır. Anadolu’da Büyük Ahmet Rıfai’nin soyundan gelenlerin varlığına, bu bağlamda Ahmet Rıfai‘ye Faslı seyyah İbn Batuta da değinir. Aynı ismi taşıması ve akraba olması nedeniyle Rıfailiğin kurucusu ile karıştırılmaktadır. Bu yüzdendir ki kaynaklar bu karışıklığı önlemek için onun adına küçük anlamlı ‘Kuçek‘ sıfatını ilave ederek kendisinden Ahmed-i Kuçek-i Rıfai diye sözederler. Evliya Çelebi ve Amasya Tarihi’nin yazarı H. Hüsameddin ona yanlışlıkla ‘Şeyh Seyyid Ahmet Kebir Rifai‘ veya sadece Ahmed Kebir-i Rıfai diye referans verir ve mezarının eskiden Amasya’ya bağlı olan Ladik’te (şimdi Samsun’a bağlıdır) gösterirler. Amasya Tarihi, onun sülalesinin Ladik (Amasya) çıkışlı olduğunu söyler. Bu Dersim’de ve Dersim geleneğinde Lödek biçimi altında karşılaştığımız aynı addır. Evliya Çelebi onun 1351/1352‘de 63 yaşında öldüğünü kaydetmektedir. Ama bu tarih doğru değildir. Çünkü onun Evliya’nın verdiği tarihten tam 100 yıl önce, 1251/1252‘de öldüğünü kayddeden kaynaklar vardır. Nitekim Elvan Çelebi de daha önce sözünü ettiğim kitabında Ladik’teki türbede yattığı söylenen Ahmet Rıfai’nin Dede Garkın‘ın çağdaşı olduğunu söyleyerek Evliya Çelebi ve Amasya Tarihi’ndeki tarihin doğru olmadığını ortaya koyar.
Mahmut Hayrani’nin şeceresinde onun kardeşi Ahmet Rıfai’nin ölüm tarihi de tamıtamına 1251/1252 olarak verilmektedir. İşte bu verilerden, yani ikisinin de aynı yüzyılda yaşamış olmasından, ikisinin de Rıfai tarikatına mensup olmalarından, adları ve ölüm tarihlerinin de tamamen örtüşmesinden hareketledir ki, ben Kal-u Bal’dan Beri ve Dersim ve Zaza Tarihi başlıklı çalışmalarımda onların iki ayrı kişi değil, bir ve aynı kişi olduklarını söyledim. Zaten 13‘üncü yüzyıl ünü bilinen bir tek Ahmet Rifai tanır. Yani 13‘üncü yüzyılın ünlü Ahmet Rıfai’si Mahmut Hayrani’nin kardeşidir. Ama bu aynı yüzyılda aynı ölçüde ünlü ve güçlü bir Ahmet daha vardır: Karaca Ahmet. Bence Karaca Ahmet ile Mahmut Hayrani’nin kardeşi Ahmet Rıfai de aynı şahıstırlar. Neden? Çünkü Karaca Ahmet de bir Rıfai dervişidir. Bunun kanıtı Karacaahmet türbesindeki eski yazılı levhada sık sık tekrarlanan şu mısralardır:
Yürüden cansız duvarı Hacı Bektaş-ı Veli
Bindin aslana Gazanfer Karacaahmed Veli
Dersim ve Zaza Tarihi adlı kitap çalışmamda aslan binip yılanı kamçı yapmanın Rıfailiğin alamet-i farikası olduğunu söylemiş ve bu mısraların Karaca Ahmet’in bir Rıfai dervişi olduğuna işaret ettiğini belirtmiştim. Daha önce anlattığım gibi Karaca Ahmet, Rum’un gözcüsü olarak tanımlanacak denli güçlü bir derviştir ve bu güç o dönemin dervişlerinden Ahmet Rıfai ile aynı olması dışında izah edilemez. Nereden bakılırsa bakılsın Karaca Ahmet’le Ahmet Rıfai’nin bir ve aynı kişi olmaları gerekir. Güçleri, ünleri, Rıfai olmaları, adları, mekanları (ikisi de Amasya’dadır), ilişkileri, hasılı hemen tüm veriler buna işaret eder. Türk Dünyası Araştırma Vakfı Dergisi’nden alınıp Ahmet Rıfai’nin Ladik’teki türbesine konan bir yazıda, Ahmet Rıfai’nin tarikatını yaymak üzere 12‘inci yüzyılda Amasya’ya geldiği, tekkesini kurup çok sayıda taraftar topladığı söyleniyor ve ondan “Fazıl Karamemet ehli Seyyid Ahmet“ diye sözediliyor ki, bu da bir diğer kanıttır.
O halde geleneklerin asıl referansı olan 13‘üncü yüzyılın Karaca Ahmet’ini tespit etmiş bulunuyoruz. Sonraki çağların Karaca Ahmetler’i de burdaki veriler birleştirilerek saptanabilir.
Vardığımız sonucu özetlersek, geleneklerin asıl referansı olan Karaca Ahmet,
1) Bir Rıfai dervişidir
2) Mahmut Hayrani’nin, yani ünlü Kureyş‘in kardeşidir,
3) Aynı zamanda Ahmet Rıfai adıyla ünlenen kişidir,
4)Rıfailiğin kurucusu Büyük Ahmet Rıfai ve Abdülkadir Geylani ile akrabadır.
Sonuç: O’nun Türk/Türkmen olduğunu, 14‘üncü yüzyılda halen yaşadığını söyleyenler yalan söylüyor. Zaten ona buldukları şecereler de Türklüğüne işaret etmiyor. Bu şecerelerde Hayran nisbesi dışında dikkate değer fazla bir şey yoktur. Bilerek veya bilmeyerek Dersim ve Kızılbaşlar’ın Türkleştirilmesine ve Müslümanlaştırılmasına katkı sunan bu çevreler, ya bu adı ve dergahı bugüne kadar kullandıkları tarzda kullanmaya son vermeli ya da yaptıklarının er ya da geç düşkünlük olarak tanımlanacağını bilerek hareket etmelidirler.
Karaca Ahmet konusunda daha söylenecek sözümüz var. Onu da söyleyip bu konuyu bağlayacağız.
ZAHİR VE BATIN: KARACA AHMET HACI BEKTAŞ-I VELİ MİDİR?
Bir Dersim rivayetine göre Kureyş ve Mansur öncülüğünde Dersim‘e yapılan göçte Derviş Gevr, Sarı Saltık ve Hacı Bektaş da varlardı.
Dersim’in Kureyşan ocağından bazı yaşlılar Hacı Bektaş-ı Veli’nin Mahmut Hayrani (Kureyş)‘nin kardeşi olduğunu söylemektedirler. P. Wittek’ten aktardığımız şeceresinde Mahmut Hayrani (Kureyş)’nin bir tek kardeşinden sözedilir ki, yukardan beri bunun Karaca Ahmet olduğunu söyledik. Bu yaşlılarımızın söyledikleri doğruysa ve Mahmut Hayrani’nin bilmediğimiz bir diğer kardeşi de yoksa, Karaca Ahmet ve Hacı Bektaş bir ve aynı olmalıdırlar.
Unutmayalım ki, Hünkar da, Hacı da, Bektaş da, Veli de birer ünvandırlar.
Hacı Bektaş’ın asıl adının ‘Hacı Mehmet Bektaşı Veli‘ olduğunu söyleyen Evliya Çelebi, onun şeceresini şu şekilde verir:
İmam Musa Kazım, Seyit İbrahim al-Murteza, Seyit Musa Ebi Sebha, Seyit İbrahim Mükerrem al-Askeri, Seyit İshak as-Sakin, Seyit Musa Nişaburi (Şeyh Ahmet’in kızı Hatem’le evli) ve Seyit Muhammed Hacı Bektaş (E. Çelebi’den akt. Brown, a.g.e., s. 214).
Buna göre Hacı Bektaş’ın babasının adı Musa‘dır.
H. Bektaş konusunda başlıca kaynak kısaca ‘Vilayetname‘ olarak anılan bir menkabedir (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli). Bu menkabenin en başında H. Bektaş’ın bir şeceresi verilir.
Bu şecereye göre H. Bektaş yedinci imam Musa Kazım (Ebu’l Hasan Musa İbn Cafer, 745-799)‘ın soyundandır. Soyu Sekizinci imam Ali Rıza (Ebu’l Hasan Ali İbn Musa, 765-818) öldürüldükten sonra onun yerine Horasan Sultanı olduğu söylenen kardeşi Musa İbrahim Mükerrem Mucap’tan inmedir.
Yani şeceresi babadan oğula şöyledir:
İmam Ali, Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Cafer Sadık, Musa Kazım, Musa İbrahim Mükerrem Mucap, Musa Sani (İkinci Musa, babasının yerine Horasan Sultanı olur), Seyit Muhammed (atası İbrahim Mucap’a benzediğinden İbrahim Sani, yani İkinci İbrahim veya Sultan İbrahim olarak tanınır ve babasından sonra Horasan sultanı olur), ve onun oğlu Hacı Bektaş Veli
(Bk. Vilayetname, Yayına hazırlayan: Esat Korkmaz, Ant yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1995).
Bu menkabeye göre H. Bektaş’ın asıl adı Seyyid Muhammed, babasının adı ise İbrahim Sani’dir.
Erzincan adlı kitabında eski Erzincan valisi Ali Kemali Dersimli Kureyş’in şeceresini çok belirsiz ifadelerle şu şekilde vermektedir:
‘‘Kureyşan: İmam Musa Kazım evladından. Şeyh Seyit İkinci İbrahim. Şeyh Mahmudi Hayrani’yle sona eren. 14 kabiledir.‘‘
Burdaki İkinci İbrahim, İbrahim Sani demektir. Buna göre Mahmut Hayrani de Musa Kazım ve İbrahim Sani soyundandır. Nitekim Kureyş Şeceresi olarak tanıtılan bir şecerede de Seyit Mahmut Musa Kazım soyundan gösterilmekte, oldukça gerilerde de olsa Hacı Bektaş-ı Veli’nin adına da yer verilmektedir.
Kısacası Seyit Mahmut Hayrani ve Karaca Ahmet kardeşlerle Hacı Bektaş arasındaki ilişkinin ne olduğu dikkate değer bir soru olarak beliriyor. Biz bu ikili-üçlü arasında kesinlikle bir akrabalık olduğunu düşünüyor, ama eldeki bilgilerle bunun tam olarak ne olduğunu açıklayamıyoruz.
Bektaş’ın soyu konusundaki tartışmalara biraz benzer şeyleri Mahmut Hayrani’ye ilişkin Dersim rivayetlerinde de duyarız. Bu rivayetlere göre Mahmut Hayrani’nin soyu uzun yaşamamış ya da pek çoğalmamıştır. Mahmut Hayrani’nin kardeşi olduğunu düşündüğümüz Karaca Ahmet’in soyu hakkında Mahmut Hayrani’nin şeceresinde herhangi bir bilgi yoktur. Bu durum onun çocuklarının olmadığı gibi bir izlenim de bırakmaktadır.
Dersimli Munzur Bava’nın ünlü kerameti (Kabe’ye helva götürüşü) Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde Mevlana Celaleddin Rumi’ye (Bk. Tahsin Yazıcı çevirisi, İstanbul, 1989, s. 182-84), Vilayetname’de ise Hacı Bektaş‘a atfedilmektedir. Vilayetname’de anlatıldığına göre H. Bektaş’ın hacda bulunan şeyhi Lokman Perende’nin canı pişi ister ve bunu hisseden H. Bektaş onun eşine pişiyi yaptırıp göz açıp kapayıncaya kadar götürüp döner (Bk. Vilayetname, s. 19).
Vilayetname’deki bu versiyonda çoban Munzur’un yerini öğrenci Hacı Bektaş, Munzur’un efendisinin yerini onun öğretmeni Lokman Perende (burdaki Lokman Perende, Şems-i Perende, yani ünlü Şems-i Tebrizi olabilir?), Dersim’in yerini ise Horasan dolduruyor. Vilayetname’ye göre Hicaz’dan dönen Lokman Perende‘nin kendisini karşılayanlara tıpkı Munzur efsanesinde olduğu gibi ‘Hacı olan Bektaş’tır, gidip onun elini öpün!‘ demesi üzerine Bektaş’a Hacı ünvanı verilir.
Munzur ile Hacı Bektaş öyküleri arasındaki bu paralellik bir tesadüf müdür, yoksa Munzur (Mansur?) ile Bektaş arasında bir ilişkiye mi işaret eder? Ali Kemali’nin Kureyşanlılar’ın kolları arasında saydığı ve Hısn-ı Mansur (Adıyaman)‘da gösterdiği Şeyh Müşir (bazı kaynaklarda Seyyid Şah Menşur) kimdir, rivayetlerde Mansur olarak referans verilen ve Kureyş ile yarıştırılan kişilik olabilir mi? Düşünülmesi gereken bir konudur bu.
Munzur’un öyküdeki kaynak peydah etme motifi de Vilayetname’de anlatılan bir diğer öyküde Hacı Bektaş’a atfedilir. Hacdan dönen Lokman Perende ve onu ziyarete gelen Horasan erenleri okulun ortasında akan bir kaynağı farkedip şaşkınlıklarını ifade ettiklerinde, bunun Hacı Bektaş’ın kerameti olduğunu öğrenirler. Bektaş’a veli anlamlı ‘Hünkar‘ ünvanını kazandıran da bu olmuş (Bk. Vilayetname, s. 18-21).
Böylece Bektaş, Hacı ve Hünkar ünvanlarının ikisini de Dersim rivayetlerinde Munzur’a atfedilen kerametleri nedeniyle almıştır. Dolayısıyla Bektaş’ın Dersim rivayetlerinin Munzur’u ve/veya Mansur (Bava Mansur)‘u ile ilişkisinin ne olduğu merak edilmesi gereken bir konudur. Mujur adlı yerleşmenin adı da bir kanıt olarak gösterilebilir.
Bir diğer kanıt, Vilayetname’de anlatılan ve Dersim’in Düzgün Bava efsanesinin bir versiyonu gibi görünen öyküdür. Burada bir kış günü Saru ile birlikte yürüyüşe çıkan Bektaş‘ın ağaçları yapraklandırıp yeşerttiği anlatılır (s. 63-64). Ben Menakıb’daki ‘Saru’nun Saru Saltık (Şah Saltık)’a referans olduğunu düşünüyorum.
Hünkar’ın Bektaş lakabı veya ünvanını nasıl aldığı söylenmiyorsa da Vilayetname’de anlatılan Beştaş öyküsü bu adın açıklaması gibi görünmektedir. Vilayetname Suluca Kara Hüyük’te Mucur yolu üzerinde Beştaş (Beş-Taş) adında bir mevkiden ve Hacı Bektaş ile Saru arasında burada geçen bir olaydan bahseder (Bk. s. 61-62).
Hünkar taşları tanık gösterir ve konuşturur.
Bu öykü Hünkar’ın Bektaş adını nasıl aldığına ilişkin görünüyor. O sırada henüz yeni yerleşilen bir yer olarak tarif edilen Sulucakarahüyük’ün bir adı da mümkündür ki Beştaş olsun. Bektaş adı veya ünvanı buraya yerleştiği, ayrıca taşlarla ilgili bu mucizelerden, taşları tanık gösterip konuşturduğu için verilmiş olabilir. Vilayetname’de Bektaş’ın taşlarla ilişkili bir yığın kerameti anlatılır: Taştan duvarı veya kayayı yürüttüğü öyküsü, bir gün dergahın önünde bir taşı elindeki bıçakla salatalık gibi ikiye bölmesi, Hamurkaya adını alan bir kayanın üzerine çıkıp ayakları ve dizleriyle bu kayayı yoğurması, harman sahiplerine kızıp tahılı taşa dönüştürmesi, ister kadın ister erkek taşa dönüşen tahıl tanesini yutanların gebe kalması gibi (Bk. Vilayetname, s. 66-70),
Benim vardığım sonuç şudur:
Eğer 13. Yüzyılda Hacı Bektaş diye bilinen biri yaşadıysa, O, benim düşünceme göre ya Mahmut Hayrani’nin kendisi, ya da kardeşi Karaca Ahmet (Seyit Ahmet Rıfai) olmalıdır. Ama Hacı Bektaş’ın 13’üncü değil de, daha sonraki bir çağda yaşamış olması halinde ilk akla gelenlerden biri Safevi Şah Haydar (Bava Mansur, Kalemamsor) olmaktadır. Nitekim geleneklerde Hacı Bektaş’a ilişkin olarak söylenenlerin bu ikilinin bir bileşkesine tekabül ettiğine tanık olmaktayız.
Hacı Bektaş adının merkez tekkenin postnişinleri için kullanılan bir ünvan olması da imkansız görünmüyor.
Özcesi Hacı Bektaş’ın kimliği konusunda vardığım sonuç şudur:
1)Karaca Ahmet (Seyit Ahmet Rıfai, bir ihtimal Karaca Ahmet’in kardeşi Mahmut Hayrani)
2)Şah Haydar (Bava Mansur, Düzgün Bava, Pir Sultan).
Gurbeti’ye ait aşağıdaki dörtlük enteresandır:
Eğer sofu aslımızı sorarsan
Gözcü Karaca Ahmed bizim neslimiz
Zâhirini, bâtınını ararsan
Kutb-ı âlem Hacı Bektaş neslimiz
Gurbeti’nin bu dörtlüğü sanki Karaca Ahmed-Hacı Bektaş özdeşliği kurmakta, zahiri Karaca Ahmet, batını Hacı Bektaş der gibi bir izlenim bırakmaktadır.
Mahmut Hayrani’nin Akşehir’deki türbesinin başına gelen esrarengiz olaylar incelenmeye değer. Bu türbede başlangıçta kaç adet sanduka bulunduğu kesin bilinmiyor. Şu anda bunların hiçbiri burada değil gibi. Burdaki sandukaların bir bölümü Birinci Savaş öncesinde kaçırılmış. Kaçırılan sandukalardan biri bildiğim kadarıyla Seyit İbrahim Veli‘ye ait olup şu anda Berlin’de, Berlin Doğu Asya ve İslam Sanatları Müzesi’ndedir. Aylarca önce Berlin’deki konferans sırasında, ayrıca İnternet forumlarında Berlin’deki Dersimliler’e çağrıda bulunup bu sandukanın üzerindeki kaydı temin edip yayınlamalarını istedim. Şu ana kadar bu çağrılara kulak veren olmadı. Başlangıçta Akşehir’deki türbede bulunduğu söylenen Mahmut Hayrani’nin kardeşi Ahmet bin Mesud’a ait olan sanduka ise, Hürriyet Gazetesi’nin 18 Ağustos 2004 tarihli sayısının Söz Sizin köşesinde yayınlanan Dr. Havva Engin/Dr. İsmail Engin/Dr. A. Yılmaz Soyyer imzalı yazıya göre şu anda “Kopenhag’da, The David Collection/Davids Samling’de” (İslam koleksiyonu bölümünde) bulunmaktadir. Bu sandukanın buraya 1911’de getirildiği söylenmektedir. Daha önce açıkladığım gibi Ahmet bin Mesud (ölm. 1251), Mahmut Hayrani’nin kardeşi Ahmet Rıfai’dir. Onun Karaca Ahmet’in kendisi olduğunu da söylemiştim.
Ben Hacı Bektaş-ı Veli ile Bektaşilik aarasında herhangi bir ilişki görmüyor, ikisini ayırt ediyorum. Bu tarikat kurulduğunda Hacı Bektaş hayatta değildi. Tarikata onun adının verilmiş olması Bektaşiliğe karşı tepkimizi Hacı Bektaş’ın kendisine yöneltmemizi, onu bu tarikatın veya hareketin konumuna bakarak değerlendirmemizi getirmemelidir.
GELENEĞİMİZİN ÇARPITILMASINA İZİN VERMEYELİM!
Önceki bölümlerde Dersim ve Alevi geleneklerindeki “Şeyh Ahmet”ten hepsi de Ahmet adıyla bilinen gerçek tarihteki şu üç ismi anlamamız gerektiğini söylemiştim:
1) Şah Haydar Safevi (Hoca Ahmet Yesevi, ölm. 1488)
2) Ahmet Basri (Büyük Ahmet Rıfai, ölm. 1183/87)
3) Karaca Ahmet (Küçük Ahmet Rıfai, ölm. 1251/2)
Bunlardan ilki Safeviler’e, son ikisi Rıfailer’e mensuptur.
Ama gelenekte bu farklılık ve kronoloji kayıptır. Adları aynı olduğu için bu Şeyh Ahmetler ve onların öyküleri birbirine karışmakta, sık sık Ahmet Yesevi (Hoca Ahmet) ortak adı altında bir tek ve aynı kişi gibi algılanmaktadırlar. Sadece bir bölgede değil, ama her yerde, sözlü anlatımlarda, menakıblarda ve tüm diğer kaynaklarda durum budur.
Bu karışıklıkta yanlı ve kasıtlı çabaların, çarpıtma ve tahrifatların da rolü vardır.
Pekçoğu 15./16. yüzyıllarda ve sonrasında kayda geçirilen sözlü gelenekler, Kızılbaşlığa karşı Nakşibendiliği desteklemeye başlayan Osmanlının Kırmanciye’yi fetih siyaseti ve büyük bir impartorluk kurma özlemlerine hizmet edecek şekilde Sünni bir üslup ve içerikle kaleme geçirilmiştir. Menakıbların hemen tümünde görülen budur.
Egemen güçler kendi egemenliklerini sadece çıplak zora dayanarak sürdüremezler. Halk katında kendi konumlarını meşrulaştıracak bir ideolojinin hakim kılınmasının, ideolojik meşruiyetin büyük önem taşıdığını bilirler.
TC devleti de aynı yolu izlemiş, Kırmanciye’deki işgalini sürdürüp pekiştirmek için Battal Gazi, Eba Müslim ve Danişmend gibi kahramanlar da dahil, Baba İlyas, Karaca Ahmet, Hacı Bektaş, Sarı Saltık, Kızıl Deli (Seyit Ali) ve Pir Sultan gibi halkçı ve devrimci figürleri Müslüman ve Türk gösteren ısmarlama bir tarih yazdırmış, bu tezleri halka benimsetmek için destan, menakıb ve roman türü edebiyattan olabildiğince yararlanmıştır.
Dersim ve Kızılbaş geleneğini Türkleştirme ve Müslümanlaştırma çabaları hâlâ sürdürülmekte, bu operasyonda giderek artan sayıda Dersimli ve Alevi aydınların kullanılmasına özen gösterilmektedir.
Dersim ve Kızılbaş geleneğindeki üç Ahmet’in tek bir kişi gibi algılanması tarihimizin ilgili kesitinin üçte ikisini yokettiği gibi, tekleşen kişiliğin Türk ve Müslüman bir figür gibi sunulmasını da kolaylaştırmış, her türlü spekülasyona elverişli bir ortam yaratmıştır. Fuat Köprülü’nün bu yöndeki çabalarına değinmiştim. Onun resmettiği Ahmet Yesevi’nin bir fabrikasyon olduğu son derece açık. Ama yerli yabancı bir yığın sözde bilim adamının bugün dahi onun bu tasvirini esas aldığı da inkar edilemez. Şeyh Ahmetler’in Ahmet Yesevi kollektif adı altında tekleşmesinin ve Yesevi nisbesinin Safi (Safevi) sözcüğünden koparılmasının yolaçtığı spekülasyonların bir örneğini daha 17’inci yüzyılda Evliya Çelebi’de görüyoruz.
Evliya Çelebi’nin ailesi Kütahya (Germiyan) orijinlidir. Kendisi anne tarafından Abaza (Kafkasyalı), baba tarafından da Germiyanlı (Kütahyalı)’dır. “Bu hakirin atası Türk Türkan (Hoca Ahmed Yesevi) hazretleridir” diyerek kendi soykütüğünü Germiyan beyi Yakup üzerinden Ahmet Yesevi’ye dayandırmakta, Seyahatnamesinin muhtelif yerlerinde babadan oğula giden şöyle bir şecere vermektedir:
Hoca Ahmed Yesevi, Mehmed Kirmani, Allahverdi Akay, Ece-Yakub, Yavuz-Er, Durhan Bey (Turhan Bey, Turhan Bala), Demirci-zade Şehit Kara-Mustafa Paşa, Kara Ahmed, Derviş Mehmed Zilli (1531-1648), Evliya Çelebi (1611-1681/1682).
Nihat Atsız’ın Seyahatname’ye yazdığı önsözde (1970), bu şeceredeki ilk dört adın doğru olamayacağı, özellikle ilk iki adın tamamen hayal ürünü olduğu söylenmektedir. Allahverdi Akay adındaki Akay’ın Kırım ağzında ağa (aka) kelimesinin karşılığı olduğunu belirten Nihat Atsız’a göre, burdaki Akay sözcüğü Evliya’nın Kırım hanlarıyla bir kan bağı bulunduğuna işarettir.
Bu şeceredeki Ece-Yakup, Germiyan beyi Yakup’tur (1289-1328). Ece sözcüğü Arapça’da ana, kraliçe, ihtiyar, ak-sakallı demektir. Eski Türkçe’de ise büyük kardeş (ağabey) anlamında kullanıldığı söylenir. Şecerede Ece-Yakup’tan sonra gelen Yavuz-Er’in ise İstanbul fethinde bulunmuş bir sancak beyi olan Yavuz Özbek (Yavuk Er) olduğu sanılmaktadır.
Evliya Çelebi’nin ileri sürdüğü şecere ciddiye alınırsa, Ahmet Yesevi’nin Germiyan aşiretinin atası olduğunu düşünmek gerekecektir. Germiyanların Safeviler veya Rıfailerle akrabalığı kanıtlanmadığı sürece buna inanmak mümkün değildir.
Değişik kaynaklarda ilk Germiyan beylerinin listesi şöyle verilir:
Müneccimbaşı’nda : Germiyan Bey, Alişir Bey, Alemşah, Ali, Yakub (1289-1328).
Uzunçarşılı’da: Alişir, Muzafferüddin (Babailer’e karşı savaşan Malatya subaşısı, SC), Kerimüddin Alişir (Babai yanlısı görünüyor, SC), Yakup I (1289-1328), Mehmet Bey (Çağşadan), Süleyman Şah.
Yılmaz Öztuna’da: Ali Şir Germiyan (1230’lar), Muzafferiddin, Kerimüddin Ali Şir (1260-1264; Babai yanlısıydı, ama onun Germiyanlar’dan olup olmadığı kuşkuludur. Germiyanlar’la ilişkisi pek net olmayan Karamanlılar’a mensup olabilir, SC), Hüsamüddin b. Ali Şir (1264-89), Yakup b. Ali Şir (1298-1328).
Evliya Çelebi’nin Germiyan-oğlu Yakup’un ataları olarak verdiği isimler ise: Ahmet Yesevi, Mehmet Kirmani, Allahverdi Akay, (Ece Yakup).
Burada şu sorular sorulabilir: E. Çelebi’deki Mehmet Kirmani, diğer listelerdeki Germian Bey midir? Germiyan, Kirman ve Karaman adlarının ilişkisi nedir? Ece Yakup, gerçekte Germiyan beyi Yakup değil de, ünlü Karasi generali Yakup Ece (Ece Bey, Halil Ece, Ece Halil) olabilir mi? Karasi beyliği bir dönem Germiyanlar’ın uç beyleri oldukları ve onlara bağlı oldukları için Evliya Çelebi Karasilileri de Germiyanlı diye anlayabilir. Seyahatnamesi’nin bir yerinde Karaman’dan Kırım, Kır-Şehir’den de Kırım’ın başkenti veya Kirman diye sözeden Evliya Çelebi’nin Karaman ve Germiyan adlarını karıştırması da mümkündür.
Sonuç olarak bizce Evliya’nın verdiği şecerenin doğru olup olmadığı hiç önemli değil. O’nun referansının en önemli tarafı Ahmet Yesevi adıyla Germiyan Beyliği arasında kurduğu ilişkidir. Pek olası görünmeyen bu ilişki Germiyanlar’ın Safeviler ve Rıfailer’le bağlantısını araştırmak bakımından bir değer taşıyabilir.
Bu yazının üçüncü bölümünü bağlarken diyeceğim şudur: Dersim-Kızılbaş geleneğinde ilerici olan ne varsa ona sahip çıkmak, bu geleneğin Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılmasına karşı durmak zorundayız. İdeolojik mücadeleyi sadece belirli bir alanla sınırlı dar bir görev olarak anlamak yanlış olur. Bu mücadele tarih, kimlik, dil ve gelenek alanında da verilmek zorundadır. Dersim-Kızılbaş halkının karşı karşıya bulunduğu tehditler bu mücadeleye başka aydınlarımızın da katkıda bulunmasını gerektiriyor.
Yerkürenin En Büyük Şiirlerinden Biri
Devriye ya da seyriye olarak tanımlanan kategoriye dahil aşağıdaki şiir bir felsefeyi anlatıyor.
Dersim ve Kızılbaşlar’ın dairesel tarih görüşünü çok güzel ifade eden bu şiire burdaki versiyonuyla John Kingsley Birge’nin 1937‘de yazdığı “The Bektashi Order of Dervishes“ kitabında rastlamıştım (sayfa: 122-125).
Yazarı, Şiri olarak biliniyor.
Cihan varolmadan ketmi ademde
Hak ile birlikte yekdaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben
Anasırdan bir libasa büründüm
Nârü badü hâkü âptan göründüm
Hayrülbeşer ile dünyaya geldim
Adem ile bile bir yaş idim ben
Adem’in sülbünden Şit olup geldim
Nuh-u nebi olup Tufan’a girdim
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullahı taş taşıdım ben
İsmail göründüm bir zaman ey can
İshak Yakup Yusuf oldum bir zaman
Eyyub geldim çok çağırdım el’aman
Kurt yedi vücudum kanyaş idim ben
Zekeriya ile beni biçtiler
Yahya ile kanım yere saçtılar
Davut geldim çok peşime düştüler
Mührü Süleymanı çok taşıdım ben
Mübarek asayı Musa’ya verdim
Ruhülkudüs olup Meryem’e erdim
Cümle evliyaya ben rehber oldum
Cibril-i Emin’e sağdaş idim ben
Sülb-ü pederimden Ahmed-i Muhtar
Rehnümalarından erdi Zülfikar
Cihan varolmadan Ehl-i Beyte yar
Kul iken zat ile sırdaş idim ben
Tefekkür eyledim ben kendi kendim
Mucize görmeden imana geldim
Şahimerdan ile Düldül’e bindim
Zülfikar bağladım tığ taşıdım ben
Sekahüm hamrinden içildi şerbet
Kuruldu aynicem ettik muhabbet
Meydana açıldı sırrı hakikat
Aldığım esrarı çok taşıdım ben
Hidayet irişti bize Allah’tan
Biat ettik cümle Resülüllahtan
Haber verdi bize seyrifillahtan
Şahimerdan ile sırdaş idim ben
Bu cihan mülkünü devredip geldim
Kırklar meydanında erkana girdim
Şahivilayetten kemerbest oldum
Selman-ı Pak ile yoldaş idim ben
Şükür matlabımı getirdim ele
Gül oldum feryadı verdim bülbüle
Cem olduk bir yere Ehlibeyt ile
Kırklar meydanında ferraş idim ben
İkrar verdik cümle düzüldük yola
Sırrı faşetmedik asla bir kula
Kerbala’da İmam Hüseyin’le bile
Pakettim dameni gül taşıdım ben
Şu fena mülküne çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyarını ben irşat ettim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben
Gâhi nebi gâhi veli göründüm
Gâhi uslu gâhi deli göründüm
Gâhi Ahmet gâhi Ali göründüm
Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben
Şimdi hamdülillah Şiri dediler
Geldim gittim zatım hiç bilmediler
Sırrımı kimseler fehmetmediler
Hep mahluk kuluna kardaş idim ben
Şiri
Yukarıdaki şiirin yazarı olarak bilinen “Şiri”nin tam adı bilinmiyor.
Son kıtanın ilk satırından hareketle “Hamdülillah Şiri” olarak bilindiği söylenebilir.
Birge’nin aktardığına göre “Horasan’dan gelen Bektaş idim ben” satırından hareketle Şiri’nin Hacı Bektaş olduğunu düşünen dervişler vardı (Bk. Birge, a.g.e., s. 125, dipnot 2).
Bir Türk kaynağında ise Şiri’nin Bektaş Çelebi olduğu öne sürülmektedir.
Yukarıdaki şiirde geçen ve büyük çoğunluğu Farsça ya da Arapça olan bazı sözcüklerin anlamı:
Ketmi adem: Varoluş/Yaradılış öncesinin gizli sırrı/yeşil kandili
Anasır: Unsurlar (Dört unsur veya Çar Anasır: ateş, hava, toprak ve su)
Nâr: Ateş
Bâd: Hava
Hâk: Toprak
Âb: Su
Libas: Giysi, (garments)
Hayrülbeşer: En iyi insanlar
Nebi: Peygamber
Beytullah: Tanrı Evi, Tapınak, Kâbe
El’aman dilemek: Merhamet dilemek
Ruhülkudüs: Kutsal Ruh (Holy Spirit)
Evliya: Veliler (Veli’nin çoğulu, Saints)
Cibrili Emin: Cebrail (Gabriels), Sadık Cebrail
Ahmed-i Muhtar: Muhammed (Ahmet the chosen)
Rehnümalar: Rehberlik edenler
Zat: Tanrı
Ehl-i Beyt: Ev halkı (People of The House), Muhammed Evi, özellikle Ali Evi
Şahı Merdan: Yiğitlerin Şahı (Prince of heroes)
Sekahüm hamrinden: Kevser Şarabı’ndan
Sırrı hakikat: Gerçeğin sırrı (Truth)
Esrar: Sırlar (“Sır” sözcüğünün çoğulu)
Hidayet: Doğru rehberlik, yönlendiricilik
Resulullah: Peygamber (Apostle of God)
İkrar: Söz vermek, and içmek, (confession)
Erkân: Yol kuralları (the rites)
Şahı Vilayet: Velilerin Şahı (Prince of Saintship)
Kemerbest: Kemer bağlamak
“Matlabımı getirdim ele”: Aradığımı buldum
Ferraş: Süpürgeci, (Carpet-layer)
Urum: Rum (Anadolu)
Veli: Eren, ermiş kişi
İrşat etmek: Mürşidi olmak, mürşitlik etmek, yol göstermek
Birge, adı geçen kitabında Edip Harabi’nin Bektaşiler arasında oldukça ünlü olan nefesine de yerverir.
“Kafünün hitabı izhar olmadan
Biz bu kainatın iptidasiyiz”
(daha B ile E yokken, biz bu kainatın başlangıcıyız)
şeklinde başlayıp,
“Yok iken Ademle Havva alemde
Hak ile Hak idik sırrı müphemde
Bir gececik mihman kaldık Meryem’de
Hazreti İsa’nın öz babasıyız”
dörtlüğüyle devam eden Harabi’in bu nefesi, Şiri’nin “Cihan Varolmadan ketmi ademde” cümlesiyle başlayan yukarıdaki şiirinin bir taklidi ya da yorumu gibidir.
(IV)
AĞUÇAN, MİNEYİK VE KARA PİR BAD OCAKLARI
Şecerelere göre soyları Ebu’l Vefa üzerinden İmam Zeynel Abidin’e, daha doğrusu O’nun oğlu Zeyd’e çıkan üç ocak vardır:
Ağuçan: Hozat’ın Bargin ve Elazığ’ın Sün köylerindeki ocaklar bu adla bilindiler.
Mineyik: Bu ocak Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Mineyik (Kuyudere) köyündedir.
Kara Pir Bad: Bu ocak Divriği’nin Karakeban köyündedir.
Bu üç ocağın şecereleri Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi” başlıklı kitabında yayınlandılar (Bkz. a.g.y., s. 209-238 ve 263-267).
Birdoğan’ın da işaret ettiği gibi bu şecerelere göre yukarıda adları geçen ocaklar, yani Ağuçanlılar, Mineyikler ve Kara Pir Bad’lar ünlü Ebu’l Vefa’dan gelmektedirler.
Bu şecereleri aşağıda topluca veriyor ve özet bir değerlendirme yapıyorum.
AĞUÇAN OCAĞININ SOYAĞACI
Bu şecerenin 1566’da Küfe’de yazıldığı ve 1759’da yine Küfe’de bir daha onaylandığı kayddediliyor.
İmam Ali, Hüseyin, Zeynel Abidin (Küçük Ali), Muhammed, Muhammed, Tac’ül Arifin Seyyid Ebu’l Vefa, Seyyid Ganim, Seyyid Osman, Seyyid Zeki, Seyit Salih, Seyyid Osman, Şerafeddin, Şeyhü’l Riyani, Seyyid İzzeddin, Seyyid Lokman Ebu’l Feyz, Seyyid Mahmut, Seyit İbrahim (bunun 1451’de yazıldığı söylenen şeceresi için Mineyikler kısmına bakınız), Seyit Muhammed, Seyit Temiz.
Bu şecerede Ebu’l Vefa’dan sonra iki farklı çizgi olduğuna işaret eden Birdoğan, bunları şöyle verir:
- Zeynel Abidin, Büyük Zeyd, Hasseyn, Ali, Muhammed Zeyd, Muhammed, Ebu’l Vefa.
-İmam Ali, (…), Hasan’ül Basri, Abdullah Selati, Muhammed, İbrahim Haşimi, Genceli Muhammed (Muhammed Gencevi), Tireli Muhammed (Muhammed Tırnevi), Hervli Naci (Nacid-dü’nil Herevi), Şeyh Muhammed Şembeki, Ebu’l Vefa (Tac’ül Arifin, ölm. 1017?).
Birdoğan’a göre bunlardan gerçek soyağacı ilkidir. İkincisi soyağacı değil, yol (tarikat) silsilesi olmalıdır.
MİNEYİKLİLER’İN SOYAĞACI
Ben, Birdoğan’ın aktardığı şecereye bazı tarihler ve açıklamalar ekliyorum. Parantez içinde itaalik yazılan yorumlar bana aittir.
Zeynel Abidin, Ebül Hüseyin Zeyd el-Şehid (ünlü Zeyd. Ölm. 740), Hüseyin zül Ebra (Veli Baba Menakıbı’nda Hüseyn Züd-Dema. Zeyd’in soyu bu oğlundan yürüdü. Ölm. 760), Ebül Hüseyin Yahya (Yahya el-Ardeşiri olmalı. Ölm. 815/833?), Hasan el-Fakih (Veli Baba’da Yahya el-Ardeşiri’nin oğullarından biri olarak gösterilen El-Hasan-üz-Zahid olmalı), Muhammed el-Zahid (9. veya 10. yüzyılda Malatya’ya göçtü), Ebül Kasım el-Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd, Muhammed/Mehmed (Abbas adı hariç, bu Muhammed/Mehmed’den Salih’e kadarki adlar kısmen farklı şekilde Ağuçan şeceresinde de mevcutturlar), Muhammed, Seyyid Ganim, Seyyid Hamis, Seyyid İmad, Seyyid Abbas, Zeki, Salih (Ağuçan ve Mineyik soyağaçlarının kopuştuğu kavşak her ikisinde en son ortak ad olarak görünen Salih olabilir), İmad, İmad, Hüseyin, Seyit Ganim, Celal, Yusuf, Ahmed, Ganim, İbrahim, Mahmut, İbrahim, Seyit Mahmut (Molla Mahmud), Mustafa, Mahmut (Üsküdar Karacaahmet’te medfun. Ölm. 1889), Hüseyin (Malatya Arguvan’a bağlı Mineyik köyünde medfun), Mehmet Orhan, Muharrem Naci Orhan (halen yaşıyor).
Mineyik soyağacında bazı ek veya yan şecerelere de yerverilir. Bunları da aktarmakta yarar vardır.
1451’de yazıldığı söylenen “Seyit İbrahim’in nesebi”: Zeynel Abidin Ali El Asgar, Mürteza Ekber Zeyd, Hasan, Ali, Zeyd, Muhammed, Ganim, Ganim’in oğulları Ebu’l Vefa ve Abbas.
Bu şecerede Ebu’l Vefa’nın kardeşi olarak gösterilen Abbas b. Ganim’in soyu şöyle devam eder:
Şerefüddin Hüseyin, İzzeddin, Lokman, Muhammed, İbrahim.
Bu şecerenin İbrahim’e ait olup 1451’de yazıldığı söylenmektedir.
Burada geçen Şerefüddin Hüseyin’den İbrahim’e kadarki isimler Ağuçan şeceresinde de aşağı yukarı aynen mevcutturlar.
Yukarıda bahsini ettiğim yan şecerede Ganim’in diğer oğlu olarak gösterilen Ebu’l Vefa’nın şeceresi ise şöyle verilmektedir:
Ebu’l Vefa, Halil, Ali, Seyit İzzeddin.
Bir diğer ek şecere Ebu’l Vefa soyundan geldiği söylenen Mineyik köyünden Seyit İbrahim b. Mahmut b. Tahir b. Mahmut b. İbrahim’e ait olup aşağıdaki gibidir (Adem’le başlatılan bu şecerenin Adem’den İmam Ali ve Zeynel Abidin’e kadarki kısmını atlayarak sadece sonrasını aktarıyoruz):
Ali Zeynel Abidin, Ebül Hüseyin Zeyd Esşehid, Hüseyin, Yahya, Hasan, Muhammed Zahid, Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd (Zeyd Esşehid’den bu Zeyd’e kadarki kısım için Veli Baba Menakıbı’ndaki versiyona da bakılabilir), Muhammed, Ebü’l Vefa, Ganim, Hamis, İmad, Abbas, Zeki, Salih, İmad, Hüseyin, Ganim, Celal, Yusuf, Ahmed, Alim, İbrahim, Mahmud, Tahir, Mahmud, Seyit İbrahim (bu şecere miladi 1586 veya 1783’te bu Seyit İbrahim’e verilmiştir).
Mineyik soyağacında burda adı geçen Seyit İbrahim’in amcası Seyit Muhammed’e 1792’de Kerbela’da verildiği söylenen seyitlik belgesi de bir ek şeceredir (paranez içindeki itaalik açıklamalar bana aittir, SC):
Ali, Abdullah el-Hüseyni, Ali Zeynel Abidin, Zeyd Esşehid (ünlü Zeyd), Ebu’l Hüseyin (Hüseyin züd-Dema), Hüseyin, Yahya (Yahya el-Ardeşiri), Hasan (El Hasan üz-Zahid), Muhammed Zahit, Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd (Veli Baba’daki Zeyd-i Rabi olmalı), Muhammed, Ganim (Mineyik şeceresine göre Ebu’l Vefa’nın kardeşidir), Hamis, Abbas, Zeki, Salih, İmad, Hüseyin İmad, Ganim, Celal, Yusuf, Ahmet, Ganim, İbrahim, Mahmut, Tahir, Mahmut, Tahir, Seyit Muhammed (Mineyik köyünden olup 1792’de bu belgeyi alan kişi).
Mineyik şeceresinin içerdiği tüm bilgiler bundan ibaret. Birdoğan’a göre Mineyik dedeleri gerçekte Ebü’l Vefa’nın kardeşi olduğu anlaşılan Ganim’in soyundan inmedirler. Ama Ebü’l Vefa soyundan olduklarını iddia eder ve şecerelerini onun üzerinden Zeyd ve Zeynel Abidin’e dayandırırlar.
KARA PİR BAD’IN SOYAĞACI
Bu kısımda aşağıdaki birkaç soyağacı verilmektedir.
İlk nüshasının Miladi 1054’te yazıldığı ve Hüseyin Kaki’ye ait olduğu kayddedilen bu soy kütüğünde Şeyh Malik Namus’un nesebi şöyle verilir (Burdaki adların başında “Şeyh” ünvanı vardır. Hz. Muhammed’in amcası Abbas üzerinden Muhammed Şembeki’ye kadarki isimler sayıldıktan sonra şöyle sürer):
Mehemmed Şembeki, Rüstem, Habib, Ahmed (Samed?), Sinemil, Ali, Muhammed, İsa, İlyas, Bayram, Rüştü, Hıdır (Şeyh Hıdır).
Ebu’l Vefa’nın soyunu M. Şembeki üzerinden Muhammed’in amcası Abbas’a dayandıran bu belgenin 1248/1256’da Necef’te burda adı geçen Şeyh Hıdır’a verildiği söylenmektedir.
“Samed” adıyla ilgili olarak bir not düşmekte yarar var:
J. K. Birge, 1937’de yayınlanan “The Bektashi Order of Dervishes” adlı kitabında “Abdal Samad”dan sözeder. Seyit Ali Sultan Vilayetnamesi’nde Abdal Samad’ın Hacı Bektaş’tan kılıç kuşanıp Sultan Orhan’a gittiği ve Rumeli fethine katılan kırk kahramandan biri olduğu söylenir.
Kara Pir Bad şeceresindeki bir diğer soyağacı şöyledir:
Muhammed Mustafa, Ali b. Ebi Talib, Şeyh Hasan’ül Basri, Şekerli Şeyh Abdullah, Genceli Şeyh Muhammed, Tirnevli Şeyh Muhammed, Nahrulu Şeyh Muhammed, Hurlili Şeyh Ebu Bekir, Şeyh Muhammed Şembeki, Şeyh Salih, Taha ve Yasin soyunun özü Seyit Ebü’l Vefa, Seyyid Salih, Seyyid Umman, Seyyid Şerefeddin, Seyyid Lokman, Seyid Hamis, Seyid İbrahim.
Miladi 1520’de yazıldığı ve “Şeyh oğlu Şeyh Salih”e ait olduğu söylenen bir diğer soyağacı (babadan oğula):
Şeyh Üveys’ül Karrani, Şeyh Zulel, Şeyh Şerefeddin Gelinci, Basralı Şeyh Ahmet, Zaylı Şeyh Bedi, Şeyh Abbas, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan, Şeyh Mansur, Hurzalı Şeyh Muhammed, Küfeli Şeyh Ahmet, Süleyman Darrani’nin iki oğlu, Şeyh Yahya, Şeyh Bal, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih (şecere sahibi kişi bu olmalı. SC), Şeyh Hasan, Şeyh Muhammed, Musa, Şeyh Nasr/Nasır, Şeyh Seyyid Ahmet.
İlkin Miladi 1253’te, daha sonra Temmuz 1597’de yazıldığı söylenen babadan oğula bir başka soyağacı (parantez içi itaalik ekler bana aittir. SC):
Adnan, Nezareyn, Nadr, İlyas, Mudrik, Kenan (?), Nadr, Malik, Küheyr, Galib, Lüeyy, Mürra, Kilab, Kusay, Abd-i Menaf, Haşim, Muttalib, Abdullah, Hz. Muhammed Abdullah (Peygamber), İmam Ali-fatımatü’z Zehra, Seyit Hüseyin (ölm. 680. Kerbela), Seyit Zeynel Abidin (ölm. 712), Seyit Muhammed Bakır (ölm. 731), Seyit Cafer (ölm. 765), Seyit Muhammed, Seyit Hüseyin, Seyit Musa, Seyit Hüseyin Muhammed, Seyit Ahmet, Seyit Hüseyin Gazi, Seyyid Hüsameddin Assali (Balcı), Seyit Yahya, Seyit Zeynel, Seyit Halil, Seyit Hüsameddin (Yıl: Miladi 1253).
Kara Pir Bad soyağacındaki diğer bilgiler:
Seyit Rüstem, Seyit Ali, Şeyh Seyyid, Şeyh Akil (Miladi 1607’de Şeyh Akil’e yetki verilmiş).
Yetki verilen diğerleri:
Şeyh Musa’nın oğlu Şeyh Veli ve kardeşlerine, Şeyh Nasrüddün oğlu Şeyh Bad’a, Şeyh Muhammed’in oğlu Şeyh Musa oğullarına yetki verildiği kayddediliyor.
Yetki verilenlerden bir diğeri olan Şeyh Hasan’ın şeceresi şöyle verilmektedir (babadan oğula):
Şeyh Püsribad, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih, Şeyh Hasan (yetki verilen kişi).
Yetki belgelerinin altında Şeyh Abbas Pirbad’ın oğlu Hıdır’ın imzası var (M. 1607).
Bu belgenin sahibi Divriğili Hıdır (Seyit Hıdır)’ın soyağacı aşağıdaki şekilde verilir:
Seyit Yusuf, Seyit Ahmet, Seyit Muhammed, Seyit Pirbad, Seyit Yusuf, Seyit Hıdır (Belgenin sahibi. Miladi 1612).
Seyit Ahmet’in babası Şeyh Nasrüddin’den sözedilir ve onun soyunun “Tac’ül Arifin Seyyid Ebul Vefa Fazl”a, yani ünlü Ebul Vefa’ya ulaştığı belirtilir.
Bir de Seyit Lokman adı geçer ve şeceresi verilir:
Seyit Lokman, Seyit Mahmut, Seyit İbrahim (soy zincirini bu Seyit İbrahim’e “Ebü’l Fazl”ın ulaştırdığı not edilir).
Kara Pir Bad soyağacının en sonunda tanıkların imzaları var (Tarih: M. 1611).
İmzacı tanıklar şu cemaatlerdir: Bayramlı, Kebanlı, Eski Arapgirli, Baba Kork, Mişeylu, Karaçorlu, Bacallı, Halilli, Dükkanlı (Dihkanlı), Halı, Körkeşan, Kılıçlı, Canbeğli.
Tanıklar arasındaki Dersim aşiretlerinin bulunduğu açıktır.
Kara Pir Bad soyağacının en sonunda bu belgenin M. 1747’de yazıldığı ve Sivas’ın Divriği ilçesinin Karakeban köyünde oturan Seyit İbrahim’e (Şeyh Şükrü ve Şeyh Cafer’in anılan soyu için) verildiği kaydı vardır.
ÖZET BİR ANALİZ
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri, bana bir ve aynı soyağacının değişik versiyonları olarak görünüyorlar.
Adı geçen şecerelerdeki ortak kavşakları tespit edip, bu ortak kavşaklardan geriye ve ileriye yürümeyi denedim.
Bu şecerelerdeki merkez halka şöyle belirdi:
Muhammed, O’nun oğulları Ebu’l Vefa ve Ganim, Ebu’l Vefa’nın oğlu Ganim ve Ganim’in oğlu Hamis.
Kara Pir Bad soyağacında Ebu’l Vefa’nın adı “Tac’ül Arifin Seyyid Ebül Vefa Fazl” şeklinde geçmektedir.
Ağuçan ve ilişkili diğer şecerelerde geçen Muhammed, Seyit Ebu’l Vefa ve Ebü’l Vefa’nın torunu olarak anılan Seyit Khamush (Seyit Hamis?)’un adlarına Ehli Hakk’ın seyitler veya ocaklar listesinde de rastlıyoruz (Bkz. EI, Ehli Hak Maddesi, Minorsky). Bir versiyonda Ebu’l Vefa Sultan Sohak’ın yedi oğlundan biridir. Başka deyişle Ebu’l Vafa Ehli Hakk’ın en ilk yedi ocağından birinin kurucusu ve isim babası olarak gösterilmektedir.
Buradan hareketle Ebu’l Vefa’nın Ehli Haklar ve Goranlar’la bağlantılı olduğu veya sonraları Ehli Hak saykılına dahil edildiği düşünülebilir.
TACÜ’L ARİFİN SEYİT EBÜ’L VEFA
Ebu’l Vefa adı Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinin hepsinde de geçmektedir.
Fuat Köprülü Ebu’l Vefa’nın adını “Seyyid Ebu’l-Vefa-yi Kürdi” veya “Ebü’l Vefa-i Bağdadi” diye yazar ve Mevlana’nın halifelerinden Çelebi Hüsameddin Hasan’ın Mevlevi geleneğine göre Şeyh Ebü’l Vefa-i Kürdi’nin neslinden olduğunu aktarır (Bkz. , Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 193, dipnot 63).
Hüsameddin Çelebi (1225-1284); Eflaki’de Urmiyeli (Rumiyeli), Şafii ve “Kürt” olarak tanıtılır.
Tahsin Yazıcı da Eflaki’nin Arifler’in Menkıbeleri’ne yazdığı önsözde, asıl adı “Kâkis” olan Ebü’l Vefa’nın aslen “Kürt” ve Urmiyeli olduğunu söyler. O’nun anlatımına göre Irak’taki “Kürt” kabilelerinden birine mensuptur. Başlangıçta bir eşkiya iken “Şeyh Muhammed Şanbeki” (J. Spencer’de 10’uncu yüzyılda yaşadığı söylenen “Ebu Muhammed Abdullah Talha ash-Shunbuki”) tarafından tövbe ettirilip tarikata alınmış, zamanla Irak’ın meşhur şeyhlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Eflaki’de Hüsameddin Çelebi’ye ait olduğu söylenen “Kürt olarak yattım, Arap olarak kalktım” sözü bir rivayete göre Ebü’l Vefa tarafından söylenmiştir.
Bataih’te “Tacü’l Arifin” diye ünlenen Seyit Ebü’l Vefa (ölm. 1017 veya 1107), Vefailiğin kurucusu olarak bilinir. Babailik, bazı kaynaklarda Vefailikle ilişkilendirilir. Ünlü Baba İlyas, Ebü’l Vefa’nın halifesi olarak tanıtılır.
J. Spencer Trımıngham’ın “The Sufi Orders İn İslam” (Oxford, 1971) başlıklı eserinde Ebü’l Vefa’nın 1026-1107 tarihleri arasında yaşadığı söylenir. Bağlantılı olduğu tarikat çift adla “Shunbukiyya-Wafa’iyya” olarak adlandırılır (Bkz. a.g.y., s. 41-50).
AĞUÇAN’IN KİMLİĞİ
Merkezleri Bargini köyü olan “Ağuçan seyitleri”nin dört kolundan sözedilir.
Mir Seyit (Mehmet Nuri’de Mürşit): Mezarı Çemişgezek’in Ulukale köyündedir.
Köse Seyit: Evlenmediği (mücerret olduğu) söylenir. Mezarı Çemişgezek’in Ulukale köyündedir. Burdaki ocağı o kurmuştur.
Seyit Mencek: Mezarı Hozat’ın Bargin köyündedir. Barginliler, Seyit Menceklidir.
Koca Seyit: Mezarı Sün köyündedir.
Ağuçan ocağının kuruluşuna ilişkin bir söylencede bu ocağı Horasan’dan (bundan İran’ı, özellikle Batı İran’ı anlamalı) gelip Elazığ’ın Sün köyüne yerleşen yukarıdaki dört kişinin kurdukları söylenir.
M. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre “Ağuçan seyitleri”, Zeynel Abidin soyundan geldiklerini öne sürmüşlerdir. Şecereler de onları Zeyd ve Ebu’l Vefa soylu gösterir. Bence, bu ocağın başlangıçta Ezdi olup İslami etkiler sonucunda kendisini Zeyd-i adı altında gizlemiş olması ciddi bir olasılıktır.
“Ağuçan” adının bir lakap olduğuna işaret eden M. Nuri, O’nun gerçek adını “Şeyh Mahmut (Seyit Mahmut)” veya “Seyit Hasan” olarak kayddetmekte, bir Hacı Bektaş halifesi olduğunu yazmaktadır (Bkz. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, s. 120-126).
Ağuçanlı ve Barginli Hayri Cihan (Aşık Baba)’ın aktardığı rivayete göre ise Ağuçan’ın gerçek adı “Seyit Mencek”tir. Aşık Baba, bu adı “Seyit Mencek İrfani” veya “Seyit Mencek Urfani” olarak yazmaktadır. O’nun aktardığı rivayet Ağuçan’ı 11’inci yüzyıl Selçuk istilası, özellikle Mervani Devleti’nin yıkılış süreci ile ilişkilendirir. Bu devletin yıkılışını doğru bulmadığı, bu yüzden bu sıralarda zindana atılan dervişlerini kurtarmak için Diyarbekir’e gelerek Alaaddin Keykubat huzurunda Ağu içip serçe parmağından bal olarak akıttığı söylenir (Mervani Devleti döneminde Alaaddin Keykubat diye biri yoktu. Bu ad destanlarda Selçuklular’ın kollektif adı olarak kullanılır. O nedenle biz Alaaddin Keykubat’tan 11’inci yüzyıl Selçukluları’nı anlamalıyız). Rivayet “Ağuçan” lakabını bu kerametten çıkartır ve Bargin köyünün Selçuklular tarafından kendisine vakıf olarak verildiğini söyler. Bu aynı rivayete göre yine bu sıralarda Urfa’da (bir başka versiyonda ise Bağdat’ta) “Gülhaniler/Gülaniler” tarafından fırına atılmış, ama yanmadığı gibi, sakalı-bıyığı buz içinde çıkmış, böylece Gülaniler’i ıslah etmiştir. Burdaki Gülaniler adı olsa olsa Ukayliler’e veya Gilaniler’e referanstır.
Ağuçan’ı 11’inci yüzyıla yerleştiren ve gerçek adını da “Seyit Mencek” olarak veren bu rivayet, bence Ağuçan’ın kimliğini tespitte en değerli ipucudur. Benim bu rivayetten çıkardığım sonuç, Ağuçan, daha doğrusu Seyit Mencek adının Mengücek Gazi’ye referans olduğudur. Geleneğin referansı Mengücekler’dir (Mencek-oğulları). Burada anlatılan şey, Mengücekler’in Dersim’e gelişidir. Kısacası, Ağuçanlılar Mengücekler’dir (1071-1252). En büyük ihtimal budur.
Hayri Cihan’ın aktardığı gelenekte Diyarbekir ve Urfa’nın yanısıra Erzincan, Kemah, Dersim ve Sivas’la bağlantılardan sözedilmektedir ki, bu da vardığımız sonucu destekler yöndedir.
Ama Ağuçan geleneği karşılıklı karışmaların etkisiyle Danişmendiler’e de kısmi referanslar içerebilir. Danişmend Gazi, destanlarda sık sık Battal Gazi ile özdeşleştirilir. Nitekim, Ağuçanlılar’a dair geleneklerde Battal-soyluluk iddialarına da rastlanır. Öte yandan, Danişmend emirlerinden biri “Aghusian” diye bilinir. Bu ad veya lakapla Ağsian, Agusian, Bağhi-Siyan, Yağisiyan gibi şekiller altında da karşılaşırız. Ağusiyan olarak bilinen bu Danişmend emiri, Danişmend Gazi’nin torunu ve Gümüştekin’in oğlu Melik Nizamü’d-Din Yağıbasan bin Gazi olabilir (Melik Yağıbasan, 1142-64). Melik Yağıbasan, kaynaklarda Karasi Beyliği’nin ceddi olarak gösterilir.
Fakat bahsini ettiğim gelenekteki veriler “Ağuçan” lakabıyla bilindiği söylenen Seyit Mencek’i ve Ağuçanlılar’ı daha çok Mengücek Gazi’yle ilişkilendirmektedir. Mengücek Gazi, Mengücekoğullarının (Mencekoğullarının) kurucusudur. Türbesinin Kemah’ta olduğu söylenen Mengücek Gazi, halk arasında bir veli/evliya olarak kabul görmüştür.
Aynı rivayette Seyit Mencek (Ağuçan)’in “Zeyd soyundan” olduğu söylenir ki, bence bu da Ezdiliğe referanstır. Mervani Devletinin kurucuları büyük olasılıkla sonradan Müslümanlığı benimseyen Ezdilerdi. Müslümanlığı benimseyince kendi geleneklerini değiştirdiler. Bunlardan Şiiliği benimseyenlerin orijinal adlarıni “Zeyd-i”ye dönüştürmüş olmaları mümkündür.
İrfani veya Urfani nisbesi, Urfa ve/veya Rıfai sözcükleriyle ilişkili olabilir. Bu, Ukaylilerle bir kontağa da işaret edebilir.
Mencek-oğulları’ndan Fahruddin Behramşah ünlüdür. Kirzioğlu’nun naklettiği bir rivayette Fahrüddin Behramşah, Saltuk’un kardeşi olarak tanıtılır.
Nazmi Sevgen’in “Zazalar ve Kızılbaşlar” adlı kitabında verdiği bilgiler de Mengücekler ile Saltukluları (Melkişileri) neredeyse bir ve aynı gösterir. Sevgen’in kaynaklarına göre Osmanlı devleti oluşmadan evvel, Erzincan ve Dersim havalisine “Menküçekler” hakimdi. Çemişgezek ve Sağman beyleri Mengücekler’den çıkmaydı. Buna kanıt olarak Eski Pertek ve Sağman’da halen yaşayan kalıntıları gösterir. Hozat’ın kuzeyindeki Sarı Saltık dağında Sarı Saltık’a izafe edilen sembolik türbenin Mengücek-oğulları’ndan Hüsrev Bey tarafından yaptırıldığını söyler. Hüsrev Bey’in kendisinin ise Dersim tarihinde önemli bir yeri olan Sağman köyünde defnedildiğini yazar (Bkz. a.g.y., s. 52).
KARA PİR BAD’IN KİMLİĞİ
Kara Pir Bad şeceresinde “Seyit Hüsameddin Assali (Balcı)” adı geçer. Bir Dersim rivayetinde O’ndan “Şeyh Hüsameddin Aseli” veya sadece “Şeyh Hüsameddin” olarak sözedilir.
“Asel”, bir lakaptır. Arapça’da “bal” anlamına geldiği söylenir. Böylece bu ad Şeyh Hüsameddin Bal olarak okunabilir. Şeyh Bal’ın kendisi veya O’nun soyundan biri olabilir. “Bal” sözcüğünün yer yer “Seyit” anlamlı kullanıldığını da hatırlatmam gerekir.
Yukarda bahsini ettiğim Dersim rivayetine göre Çemişgezek’in Pulur (Sakyol) köyü ve çevresi Şeyh Hüsameddin Aseli’ye vakıf olarak verilmiştir. Kerametleri arasında “duvar yürütmek”ten de sözedilir. Aynı rivayete göre Pulur (Sakyol) küyü halkı O’nun soyundan gelmedir.
Sonuç olarak üç ocağın (Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad) şecerelerinden ve diğer rivayetlerden hareketle “Kara Pir Bad” denen kişinin Şeyh Bal (Seyit Bal) ve/veya Şeyh Hüsameddin Aseli (Şeyh Hüsameddin Bal) olabileceğini düşünüyorum. Şeyh Hüsameddin ise, Urmiyeli ve Ebu’l Vefa neslinden olduğu söylenen Mevlana Celaleddin Rumi’nin müsahibi ve ikinci halifesi “Çelebi Hüsameddin Hasan” (Hüsameddin Çelebi, 1225-1284/6 begin_of_the_skype_highlighting 1225-1284/6 end_of_the_skype_highlighting?) ile aynı kişi olabilir. O taktirde Kara Pir Bad’ın Ebu’l Vefa ile akrabalığında bir gerçek payı bulunduğu da ortaya çıkar.
Son olarak Bad ve Bal sözcüklerinin birbiri yerine kullanılmış olabileceğine işaret etmem gerekiyor. Örneğin Kara Pir Bad soyağacındaki şecerelerden birinde “Şeyh Bal” olarak geçen bir ad, bir diğerinde “Şeyh Püsribad” şeklinde görünüyor. Dolayısıyla Kara Pir Bad adının Kara Pir Bal veya Şeyh Karabal tarzında yorumlanması pekala mümkündür.
AĞUÇAN, KARA PİR BAD VE KARA DONLU CAN BABA ADLARI
Kara Pir Bad ve Kara Donlu Can Baba aynı kişi olmalılar.
Hayri Cihan’ın aktardığı rivayette “Karadonlu Can Baba”, Ağuçan’ın kendisi değil torunu olarak görünürse de, bunların da bir ve aynı kişiye referans olması pekala mümkündür.
Karadonlu Can Baba, rivayette Hacı Bektaş’ın çağdaşı ve halifesi gibi tanıtılır. Moğollar peryodu ve Kemah’la ilişkilendirilir. Mucizeleri arasında bir keşişi birlikte alıp kaynayan kazana girmek ve zehir içmek gösterilir. Böylece Kemahlı keşişleri “ıslah” eder.
Rivayet, kazanda kaynarken “donuna is bulaştığı” için kendisine “Karadonlu” dendiğini söylerse de, popüler etimolojinin bir cilvesidir bu. Kerbela şehitlerinin yası için hep “karadon” giydiğinden kendisine bu lakabın verildiği de doğru olamaz.
Bence bu sözcüğün “Karadonlu” değil, “Karatonlu” olması daha büyük olsılıktır. Bahsi edilen kişi bir din adamıdır, ruhanidir. “Karatonlu” sıfatı, O’nun giydiği elbisenin rengine (kara-elbiseli, kara-kılıklı), başka deyişle rahipliğine/ruhaniliğine işaret olmalıdır.
Kara Pir Bad adına Kara Bad, Kara Pirvat veya Pir Bad şekilleri içinde de rastlarız.
Bunların “Surp Karapet (Surp Garabet)” adındaki Karabet/Karabet ile benzerliği dikkat çekicidir.
Karadonlu Can Baba ve Ağu-çan adlarının aslı Can (John) veya Çan olabilir. İkisinde de ortak bir Can (Çan) öğesi var gibidir.
“Can” veya Çan sözcüğü, etnik Çan adının yanısıra, “John” (Yahya) ismini hatırlatır.
Tam burada Surp Karapet’in John the Babtist, yani Vaftizci Yahya olduğunu hatırlamak gerekir.
Özetle:
Ağuçan, Kara Pir Bad ve Karadonlu Can Baba gibi adlar veya lakaplar, bana eski ve geç inanç katmanlarının, eski ve geç inanç önderlerinin ve bunların öykülerinin birbirine karışmasını hatırlatıyor.
SÜLEYMAN DARRANİ
Bu isim, Kara Pir Bad ocağının soyağacında geçer. O’nun ilk sufiler arasında hayli ünlü olan “Ebu Süleyman Darrani” ile ilişkili olduğu açıktır.
Ebu Süleyman Darrani, Şamlı’dır. Kaynaklarda 830 yılında öldüğü kayddedilir. Maruf Kerhi (ölm. 816)’nin haleflerinden biri gibi görülür. Zü’l-Nun (Dhu-al-Nun, ölm. 860) ile birlikte Sufizm öğretisinin kurucuları arasında anılır. Ebu Süleyman Darrani ve Zü’l-Nun, yaşamlarını Suriye ve Mısır’da geçirmişlerdir. İranlı olmadıkları tahmin ediliyor. Bunlardan Zü’l-Nun (Zü’l-Nun al-Mısri), bir Malamati seyidi olup “Zındık” olarak görülmüştür.
Az önceki kısımlarda Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri konusunda özet bir değerlendirme yaptım. Bu değerlendirmede adı geçen ocaklarla ilişkili rivayetlerden de yararlandım.
Bu konuda yararlanılması gereken önemli kaynaklardan biri de yine Zeyd-soylu olduğunu söyleyen Veli Baba’nın Menakıbı’dır. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinin daha doğru analizi için mutlaka bilinmesi gerektiğine inandığım bu kitaptaki verileri aşağıda özet bir biçimde sunmaya çalışacağım.
VELİ BABA MENAKIBI
Can Yayınları arasında “Veli Baba Menakıbnamesi” adıyla çıkarılan (Mart 1993) bu kitabın çevirisi “Dede Baba” ünvanlı Doçent Dr. Bedri Noyan tarafından yapılmış. Çeviri oldukça karışık ve kötü. Kopukluklar oldukça fazla. Bedri Noyan, kendi notları ve kendisinin “Kuran” çevirisinden yaptığı alıntılar ile asıl metni öylesine karıştırmış ki, neyin Veli Baba’ya neyin Bedri Noyan’a ait olduğunu ayırmak bir problem. Şecere tablosu ile metin arasında bir mukayese bile yapmadığı anlaşılıyor. Tablo ile metin arasında tam bir tutarlılık kurulamamış. Anlatılanı anlamaya gayret etmeden önyargılı bir çeviri yapılmış. “Silik” veya “okunamadı” denilerek atlanan yerler okuyucunun tamda bilmek isteyeceği türden. Böyle bir kitaptan herkesin yararlanması pek olası değil. Biraz da bu yüzdendir ki böyle bir özete ihtiyaç duydum.
Veli Baba Menakıbı’nda Zeyd soyunun ve bu soydan geldiğini öne süren bir evin/dergâhın şeceresi ile Arap (Abbasi)-Bizans ve Osmanlı-Bizans savaşları ortamında yaşanan öyküsü anlatılıyor.
Aşağıda bu kitaptaki en gerekli bilgileri şeceresel ve kronolojik bir düzende toparlamaya çalıştım. Hicri tarihleri Miladi’ye kendim çevirdim ve bazı ek bilgiler ve yorumlar ekledim.
Ali (599-661): (…)
Hüseyin (626-680): (…)
Zeynel Abidin (659-719): (…)
Zeyd (künyesi: Eb-el-Hasan) (ölm. 740): Zeydiliğin kurucusu. 740 yılı Ocak’ında isyan etti. Küfe’de öldürüldü. Kaynaklar O’nun Yahya, İdris, Muhammed ve Hüseyin Züd-dema/ibre adlarında dört oğlundan sözederler. Bunlardan Yahya, babası öldürülünce Horasan’a sığınıp orada bir isyana öncülük etti. 743’te yenildi ve öldürüldü. Deylem’le bağlantıları vardı. Zeyd’in soyu Hüseyin Züd-dema üzerinden yürüdü.
Hüseyin-i Züd-dem’a (ölm. 760’lar): Mineyik şeceresindeki “Hüseyn-i Zül Ebra olmalı.
Yahya el-Ardeşiri (Yahya): Hüseyin Züd-dema’nın oğlu. 762/3’te bir isyanı var.
Muhammed-ül Asgar el-Ardeşiri v-el-Aksasi (ölm. 815/833?): Yahya’nın büyük oğlu. Aksas, Küfe’nin bir köyüdür. Aksasi nisbesi buradan gelme.
Ali-yyüz-Zahid (Ali-yyül Medeni, ölm. 901?): Veli Baba’nın anlatımına göre önce Medine’den Küfe’ye ve Bağdat’a, buradan da Abbasiler döneminde ve/veya Ömer neslinden olan Malatya Emiri zamanında tüm ailesiyle birlikte Malatya’ya göçmüştür. Veli Baba’nın mensup olduğu kol, sonraları Malatya’dan Hamid Sancağı (Isparta)’na göçeder. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri ile Veli Baba’nın anlatımı birleştirilerek düşünülürse, Veli Baba Dergâhı da dahil tüm bu ocakların tarihinin Güney Irak’tan Malatya’ya yapılan bu göçle başladığına inanmak gerekir. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerindeki bilgiler ve Veli Baba Menakıbı bu ocakların Güney Irak ile (özellikle Küfe ve Kerbela ile) ilişkilerine yeterince açıklık getirirler. Buna rağmen yukarıdaki göçün ne kadar tarihsel olduğu konusunda kesin konuşulamaz. Ama Veli Baba’nın bahsini ettiği göçün tarihini saptayabiliriz. Ömer neslinden Malatya Emiri zamanında ifadesi bu konuda yeterli ipucudur. Burda referans verilen kişi Bizans’a karşı isyan halindeki ünlü Pavlaki lider Karbeas’ın beş bin yandaşıyla birlikte kendisine sığındığı Abbasiler’in Malatya Emiri General Omar’dır (ölm. 863/864). Nazmi Sevgen, “Zazalar ve Kızılbaşlar” adlı kitabında bu Malatya valisinin adını “Ömer bini Abdullah” olarak verir ve halife Mütevekkil Allah zamanına yerleştirir. Kısacası Malatya’ya göçün tarihi 9’uncu yüzyıldır. Bu, Pavlakiler’le Abbasiler’in ittifak halinde Bizans’a karşı savaştıkları pek çok bakımdan önemli bir dönemdir. Bu yüzyılda Araplar, merkezleri Dersim (Divriği) olan Pavlakiler’e “El-Bialika” diyordu. Prof. Besim Darkot, “Tunceli Üzerine Coğrafi Görüşler” (1942/943, İst.) adlı yazısında Dersim’de “esrarlı bir cemaat olan Pavlikianlar’ın da torunları vardır” dedikten sonra şöyle devam eder:
“Son yıllarda bulunan eski bir vesika, Bizans tarihinde Chrysocheir adıyle yadedilen Ankara fatihini Kürşahr isimli bir müslüman olarak gösteriyor. Dersim’de bunlardan döküntüler (vardır)”.
Zeyd-i Râbi: (…)
El-Hasan Gazi: Veli Baba’ya göre bu El Hasan Gazi ünlü Battal Gazi’nin amcasıdır. Veli Baba’daki şecerede El Hasan Gazi’nin kardeşleri arasında “Muhammed” adında biri de anılır. Bir an için bu “Muhammed” ile Ebu’l Vefa’nın dedesi “Muhammed”in aynı oldukları varsayılırsa, Battal Gazi’nin babası (Hüseyin Gazi) ile Ebü’l Vefa’nın dedesinin kardeş olduklarını düşünmek icab eder. Bu varsayım Ebü’l Vefa soylu olduğunu söyleyen Ağuçan-Mineyik-Kara Pir Bad dedelerinin soyağacının burdaki Muhammed’den yürüdüğü, diğer kollardan bu noktada ayrıştığı anlamına gelir. Ama Battal Gazi’nin Zeyd’in soyundan olması zor. Zeyd, 740’te öldürüldü. Kaynaklarda Battal Gazi’nin de 740’ta öldürüldüğü kayddedilir. Bunlardan birinin diğerinin soyundan olması, hele hele Veli Baba şeceresindeki kuşaklara ait olmaları başka sorunlar bir yana, kronolojik bakımdan olanaksız görünüyor. Veli Baba’daki “Battal Gazi”nin efsanelerin ünlü Battal Gazi’si ile aynı olması imkansız gibidir. Olsa olsa bu adı veya lakabı kullanan bir başkası sözkonusudur. Bedri Noyan, M. Faruk Gürtunca’nın “Seyit Battal Gazi” adlı kitabında Veli Baba’nın büyük dedesi Hasan Gazi’nin Seyit Battal Gazi’nin kardeşi olarak tanıtıldığını not eder ki, bu da bu düşüncemizi destekler niteliktedir.
Ebi Cafer Muhammed (ölm. 902/3): Veli Baba Menakıbı’ndaki şecereye göre Battal Gazi’nin amcasının oğludur. Malatya’da hatiplik yapmıştır. Abbasi halifesi Mutedid zamanında (892-902) öldüğü söylenir.
El-Hasan Edibi (Eb-ül-Kasım, Uzun Hasan, ölm. 933) : Bağdat’ta oturduğu ve Abbasi halifesi Müktefi (902-908) tarafından Bizans’a karşı mücadele için Erzurum ve çevresinde görevlendirildiği söylenir. Halife Kaahir döneminde (932-934) “şehit” edildiği kayddedilir.
Kemal Eş-Şerif (ölm. 962): Babası ölünce Bağdat’tan Malatya’ya gelir. Halife Muti zamanında (946-974) öldüğü belirtilir. Burada okuyucuya 945/946’da Deylemli Büveyhiler’in Bağdat’a egemen olduğunu ve 1055’e kadar Abbasi devletini onların yönettiğini hatırlatmamız gerekir.
Seyit Hasan Eb-ül Kaasım (ölm. 991/2) : Halife Tayi dönemidir (974-991).
Muhammed (ölm. 1039): Halife Kaim dönemi (1031-1075).
Seyit Hamza (ölm. 1073/4): Malatya’da oturdu. Halife Kaim’e (1031-1075) karşı savaştı. Kerbela’da yakalanıp öldürüldü. Kaim ile birlikte 1055’te hilafet Selçuklular’ın hakimiyeti altına girdi. Büveyhiler (Deylemiler) dönemi kapandı.
Ali bin Hamza (ölm. 1141): Esir edilip Malatya’dan Bağdat’a götürüldü. Babası öldürüldüğünde serbest bırakıldı. Malatya’a geri dönüp “Bayındır” adındaki kente göçetti. Medine’de iken öldü.
El-Hasan-eş-Şair (Uzun Hasan, ölm. 1168) : Halife Muktazibi-errillah ve Müstencid zamanlarında Bizanslılar’a karşı Erzurum ve Kayser-i Ruma yapılan seferlere katıldı.
Zeyd-i Hâmis: (…)
El-Hasan el-Gazi (ölm. 1196): Abbasi halifesi tarafından Malatya’dan Bizans üzerine seferlere yollandı. Konya havalisi (Eğridir), Ulubor, Kiçibor, Tatar Han, Sart, Uluköy (İt Kara Şehri) ve Çan Kinisa taraflarına seferler yaptı. Bizanslılar’la yaptığı bu savaşlarda öldürüldü.
El-Gazi Hüseyin Paşa (ölm. 1242/1258?): Ulubor kalesi üzerine sefere katıldı. Daha sonra Moğollarla yaptığı savaşlarda öldü. Mezarı Uluköy’de.
Zeyd-eş-Şehid (Eş-Şehid Fi karye-i Uluköy, ölm. 1293): Ulubor’da bir düşman pususunda öldüğü ve Kara Bey’de gömüldüğü söylenir.
Ca’fer (ölm. 1282?): İlk Osmanlı padişahı Osman zamanında (1299-1324/6 begin_of_the_skype_highlighting 1299-1324/6 end_of_the_skype_highlighting), “Ehl-i Beyt”ten kuvvet toplayıp İnegöl, Kara Hisar (Karaca Hisar) ve Bilecik Kalesi üzerine yapılan Osmanlı seferlerine katıldığı söylenir.
Veli Baba’da bu Cafer’in Ali El Gazi (Pir Uzun Er) ve Karaca Ahmet Veli adlarında iki oğlunun adları verilir. Bu şecerenin en gizemli yerlerinden biri burdan sonrasıdır.
Seyyid Ali Gazi (Ali El-Gazi, lakabı: Pir Uzun Er, 1290-1365?): Karaca Ahmet Veli’nin kardeşi. Veli Baba’daki şecere Zeyd soyunu Karaca Ahmet Veli’den değil, O’nun kardeşi olduğunu söylediği Seyyid Ali Gazi (Ali El-Gazi)’den yürütür. Seyyid Ali Gazi’nin Hacı Bektaş’ı irşad ettiği veya O’ndan irşad aldığına ilişkin net olmayan ifadelere yer verir. Anlaşıldığı kadarıyla burdaki Seyit Ali Gazi’nin Hacı Bektaş’tan sonraki Bektaşi tekkesi postnişini Seyit Ali Sultan olduğu anlatılmak istenir. Hızır, El-Hasan el-Hadi ve Cafer adlarında üç oğlunun adları verilir. Osmanlı padişahı Orhan döneminde Ece Bey, Fazıl Bey, Hacı İl Bey, Evranus Bey ve diğer gibi Karasi/Balıkesir savaşçıları eşliğinde Şehzade Süleyman’ın Gelibolu ve Rumeli seferine katıldığı anlatılır (1352/6). Veli Baba, kendi ceddi olarak referans verdiği bu Seyit Ali Gazi’nin bir menakıbı olduğunu not eder (a.g.y., s. 227).
Geçerken not edelim ki, Balım Sultan (Hızır Bali?), bazı kaynaklara göre Seyit Ali Sultan’ın oğludur. Bir askeri kaynakta Balım Sultan’ın Sarı İsmail Sultan diye bilindiği söylenir.
Ca’fer (Lakabı: Gül Battal, ölm. 1352/6?): Ali El Gazi’nin oğlu. Şehzade Süleyman’ın Gelibolu seferine katıldığı ve bu sırada “şehit” olduğu söylenir.
El-Hüseyn el-Gazi (ölm. 1352/6): Gelibolu seferinde öldürüldü.
Cafer-is-Sadık el-Alevi (ölm. 1464): Bunun kardeşi El-Hüseyin’in “Ak Şemseddin Veli” adında bir oğlundan sözedilir. Bu Akşemseddin’in İzmid’de gömülü olduğu kayddedilir.
El-Hüseyn el-Veli-el-Meşhur (Salıncak/Yalıncak Dede, ölm. 1507): (…)
Veli-yyeddin el-Gazi el-Meşhur bi Veli Baba (Seyyid Veli Dede, ölm. 1552): Yavuz Sultan Selim ve Kanuni zamanlarında yaşadı. Veli Baba’ya göre “Cezayir-i Arap” (Arap Yarımadası)’ta çok kerametleri görüldü. Mezarı Uluköy’de.
El-Hüseyn-el-Veli (El-Meşhur Veli Dede): “Cezayir sahilinde medfun”.
Es-Seyyid Veli (El-Meşhur bi Veli Baba, ölm. 1647): Veli Baba Menakıbı’nın yazarı şeceredeki bu Veli Baba olmalı. “Eşkiya” olarak tanıtılan Kara Haydaroğlu Mehmet tarafından öldürüldüğü söylenir. Mezarı Uluköy (Uluğbey)’dedir.
Veli Baba dergâh sahibidir. Uluköy’deki bu dergâhtan Seyit Veli Baba Dergâhı/Zaviyesi olarak sözedilmektedir. Kendi menakıbında Veli Baba, “Dünbek-oğulları”, “Kara Ahmed-oğulları” ve “Safi-Koca oğulları” ile aralarındaki husumete değinir.
ÜÇ ŞECEREDEKİ ÜNLÜ SUFİLER
Gelenek İslamda sufizmin Ali ve Ebubekir zamanında doğduğunu, ilk Sufi toplulukların bizzat onlar tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Bu ne kadar doğru bilinemez. Ama İslami örtüler altında görünen Sufi çevrelerin kendi tarikat/yol silsilesini Ali ya da Ebubekir’e dayandırdığı bir vakaadır.
Dersim Sufizmi’nde yol şeceresi farklı imamlar üzerinden Ali’ye ulaştırılır. Örneğin burada ele aldığımız Dersim derviş ocaklarından Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinde Zeynel Abidin veya oğlu Zeyd üzerinden yürünür.
Sufizm adı verilen dinsel akım M.S. 7.-12. yüzyıllar arasında özellikle aşağıdaki isimlerin adı veya anısı etrafında doğmuştur:
Hasan Basri (ölm. 728), Cabir ibn Hayyam (776), İbrahim Ethem (777), Rabia El-Adaviya (717-801), Maruf Kerhi (ölm. 815), Dhu-El-Nun (ölm. 860), Bayezit Bistami (875), Cüneyt Bağdadi (ölm. 910) ve Hallacı Mansur (837-922).
En ilk ve en ünlü sufilerin bir bölümü bunlardır. O’nun içindir ki tarikat/yol silsilelerinde bu isimlerle hep karşılaşırız. Adları imamlardan sonra görünse de, kendileri daha önemlidir. Örneğin Ağuçan ve Kara Pir Bad şecerelerinde Şeyh Muhammed Şembeki, Ebü’l Vefa ve Şeyh Hüsamedin Aseli’nın yanısıra, Hasan Basri, Süleyman Darrani, Üveysi Karrani ve Ahmet Basri (Basralı Şeyh Ahmet) gibi oldukça ünlü erken sufilerin isimleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan Hasan Basri (642-728) ve Ahmet Basri’ye “Dersim ve Zaza Tarihi” başlıklı çalışmamda uzunca değinmiştim.
Sufi çevrelerin örgütlenmesi/tarikatlaşması 12. yüzyıl sonlarında başlar. Bu sürecin ilk iki örneği Kadiri ve Rıfai tarikatlarıdır. Bunların kurucuları her ikisi de Gilanlı ve akraba olan Abdulkadir Gilani ve Ahmet Rıfai’dirler. “Dersim ve Zaza Tarihi”nde onların Dersim’le ilişkilerini yeterince işlemiştim. Vefailik, Ehl-i Hak ve Ezdilik de ilk sufi tarikatlar arasındadırlar.
Buraya kadar söylediklerimle üç şeceredeki en kilit adlara ve lakaplara değinmiş bulunuyorum. Ne var ki bu şecerelerin tam olarak çözülebilmesi için üzerinde yoğunlaşılması gereken birkaç isim daha vardır. Şimdilik bir yığın isim içinden bunları ayıklamakla yetineceğim.
SEYİT İBRAHİM
Bahsi geçen üç şeceredeki ortak halkalardan biri Seyit İbrahim’dir. Her üç şecerede de adı vardır.
Ama Kara Pir Bad’da O’nun adının geçtiği aşağıdaki şecere, benim kanaatime göre, soy değil, yol şeceresidir:
Muhammed Mustafa, İmam Ali, Hasan Basri, (….), Şeyh Muhammed Şembeki, Şeyh Salih, (…), Seyit Şerafeddin, Seyit Lokman, Seyit Hamis (bir diğer yan şecerede Seyit Mahmut), Seyit İbrahim.
Görüleceği gibi bu şecerede ünlü Sufi Hasan Basri ile Ebü’l Vefa’nın mürşidi Şeyh Muhammed Şembeki ’nin adları vardır.
Seyit İbrahim, Ağuçan şeceresinde Ebü’l Vefa soyundan gösterilir:
Zeynel Abidin, Zeyd, Hasseyn, Ali, Muhammed Zeyd (Veli Baba’nın verdiği şecerede Zeydi Rabi, SC), Muhammed, Ebü’l Vefa, Ganim, (…), Şeyh Salih (Seyit Salih), (…), Şeyh Şerafeddin, Şeyhü’l Riyani, Seyit İzzeddin, Seyit Lokman Ebü’l Feyz, Seyit Mahmut, Seyit İbrahim (kendisinden hemen sonra oğlu Seyit Muhammed ve torunu Seyit Temiz’in adları var).
Mineyik şecerelerinden birinde Ebü’l Vefa’nın soyundan gösterilir ve aşağıdaki belgeyi 1583 veya 1783’de aldığı söylenir:
Ebü’l Vefa, (…), Şeyh Salih, (…), Şeyh Mahmut, Seyit Tahir, Şeyh Mahmut, Seyit İbrahim.
Mineyik şecerelerinden bir diğerinde ise Ebü’l Vefa’nın kardeşi Ganim ve/veya Abbas’ın soyundan biri olarak tanıtılır ve bu şecerenin 1451 yılında bizzat Seyit İbrahim’in kendisi için yazıldığı kayddedilir:
Ganim/Abbas, (…), Şeyh Şerafeddin Hüseyin, Şeyh İzzeddin, Seyit Lokman, Şeyh Muhammed, Seyit İbrahim.
Şecerelerdeki tarihler arasında tutarlılık yok. Kronolojileri pek güvenilir değil.
Örneğin yukarıdaki şecerenin 1451 yılında Seyit İbrahim’e verildiği söylenirken, O’nun amcası Seyit Muhammed’e 1792’de Kerbela’da verilen aşağıdaki belgeden sözedilir (isimlerin önünde şeyh veya seyit ünvanı mevcuttur):
Ganim (Ebü’l Vefa’nın kardeşi), Hamis, Abbas, Zeki, Salih, (…), Mahmut, Tahir, Mahmut, Tahir, Seyit Muhammed (Seyit İbrahim’in amcası).
Seyit İbrahim’i yer yer amcasından asırlarca öncesine yerleştiren bu kronoloji bir yazım veya çeviri yanlışlığından ileri gelmiş olmalıdır.
Kendisi için yazılan en erken belgenin tarihi doğru kabul edilirse Mineyik Ocağı’na mensup olduğu anlaşılan Seyit İbrahim’in 15’inci yüzyılda yaşamış olması gerekir.
ŞEYH SALİH
Şeyh Salih de, üç kardeş ocağın hepsinde görünen bir isim.
O’nun adı genelde Seyit İbrahim’le aynı şecerede ve daha erken kuşaklarda görünür ki, bunları yukarıda işaretlemiş bulunuyoruz.
Bir de Kara Pir Bad’da “Şeyh oğlu Şeyh Salih”için 1520’de yazıldığı söylenen, ama soy değil, yol şeceresi olarak görünen aşağıdaki belgeye yer verilmektedir:
Şeyh Üveysi Karrani, Zülel, Şerafeddin Gelinci, Basralı Şeyh Ahmet, Zaylı Şeyh Bedi, Şeyh Abbas, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan, Şeyh Mansur, Hurzalı Şeyh Muhammed, Küfeli Şeyh Ahmet, Süleyman Darrani’nin iki oğlu, Yahya, Şeyh Bal, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih.
Şeyh Salih, Seyit İbrahim ve amcası Seyit Muhammed hakkında başka bazı ayrıntılar edinilirse başta Mineyik ocağı olmak üzere bahsini ettiğimiz üç kardeş ocağın şecereleri üzerinde yeniden ve daha derinlemesine durulabilir.
ŞEYH HIDIR VE ŞEYH HASAN
Şeyh Hıdır’ın adına yalnızca Kara Pir Bad şeceresinde rastlıyoruz. Divriğili ve “Şeyh Abbas Pirbad”ın oğlu olarak tanıtılır. Kendisine 1248 veya 1256’da Necef’te aşağıdaki şecerenin verildiği söylenir ( “Şeyh Malik Namus’un nesebi” olarak da tanımlanan bu belgenin ilk nüshasının 1054’te Hüseyin Kaki için yazıldığı kayddedilir):
Abbas (Peygamber Muhammed’in amcası), (…), Muhammed Şembeki, Rüstem, Habib, Ahmed (Samed?), Sinemil, Ali, Muhammed, İsa, İlyas, Bayram, Rüştü, Şeyh Hıdır.
Burda da kronoloji net değil. Çünkü 1617’deki bir belgenin altında da Şeyh Hıdır’ın imzasından sözediliyor.
Yukarıdaki belgede Sinemil ocağı da devreye giriyor gibi.
Kara Pir Bad’da Miladi 1612 tarihli olduğu söylenen bir diğer belgede Divriğili Şeyh Hıdır’ın şeceresi şöyle verilmektedir:
Seyit Yusuf, Seyit Ahmet, Seyit Muhammed, Seyit Pirbad, Seyit Yusuf, Seyit Hıdır (Şeyh Hıdır).
Kara Pir Bad’daki aşağıdaki şecere ise “Şeyh Hasan” adında birine verilmiştir (altında Şeyh Hıdır’ın imzası bulunuyor):
Şeyh Püsribad, Ali, Muhammed, Salih, Şeyh Hasan.
Şeyh Hıdır ve Şeyh Hasan hakkında daha fazla bilgi edinilmesi halinde Kara Pir Bad şeceresi üzerinde yeniden durulabilir.
SONUÇ YERİNE
“Dersim ve Zaza Tarihi”nde şöyle diyordum:
“750 Devrimi’ni takiben Bizans ordusunu yenilgiye uğratan Abbasiler 755 yılında Malatya’yı geri alırlar. Horasan, Suriye ve Mezopotamya’dan getirilen takviye birlikler yerleştirilir kente (757). Yeniden inşa edilen kentte bu sırada bir cami de yapılır. Böylece Malatya Abbasiler’in Bizans’a karşı seferlerinin üssü haline gelir.
830’larda Malatya emiri Ömer’in adını duyarız. (…)
Özellikle bu emirle birliktedir ki, bir bölümü Malatya’nın kuzeyi ve batısında yaşamakta olan Pavlakiler’le Müslüman Araplar (Abbasiler) arasında Bizans’a karşı bir ittifakın oluştuğunu görürüz.
Pavlaki lider Karbeas ile hep birlikte olduğu ve Karbeas’ı halife ile tanıştırdığı da söylenen Malatya emiri Ömer’in dönemi bazı bilinmezlerin (Dersim’e Malatya üzerinden girdiklerini rivayet eden bazı toplulukların ve bazı ocakların orijini gibi) çözümü için üzerinde durulması gereken bir evredir.
Çünkü Battalname, Danişmendname, Saltukname ve Veli Baba Menakıbnamesi gibi birbirinden esinlendikleri anlaşılan destanların hepsinde onun adı anılmaktadır.
Veli Baba’da ondan Ömer bin Abdullah (Ömer ibn Abdullah el Akta) diye sözedilir.
Artukname de diyebileceğimiz Danişmendname’de ünlü Danişmend Ahmet’in annesinin Emir Ömer’in kızı olduğu söylenir (Bk. İrene Melikoff, La Geste De Melik Danışmend, Paris, 1960).
Melikoff, Danişmendname’nin Fransızca çevirisine düştüğü açıklamada Emir Ömer’in Battal Gazi romanında geçen Emir Ömer bin Numan olduğuna işaret eder. Daha tam söylenirse bu ad Ömer bin Numan bin Ziyad’dır.
Saltukname’de ise Emir Ali’nin Malatya Beyi Emir Ömer’in neslinden olduğu söylenir.
Ama bu konuyu şimdilik burada bırakmak zorundayım. Amacım üzerinde daha derinliğine çalışılması gereken rivayetlerin referans verdiği bir döneme ve bazı isimlere dikkat çekmekti”.
Burada söylediklerim hâlâ geçerli. Yeni bilgiler edindikçe bu döneme tekrar tekrar dönmek gerekecektir.
NOT:
Yukarıdaki çalışmanın ilk üç bölümü ilk olarak 13 Ocak – 9 Şubat 2005 tarihleri arasında “Dersim Seyitleri (Dersim Ocakları)” başlığı altında Dersim Forum’da yayınlanmıştır. Dersim 38 Forumu’nda yayınladığım makalelerden yararlanarak bazı ilaveler ve yeni bir bölüm daha eklemiş bulunuyorum. Eksik kalan kısım da ilk fırsatta tamamlanarak bu çalışmaya son şekli verilecektir.
Burdaki ilaveler ve dördüncü bölüm Dersim 38 Forumu’nda yayınlanan aşağıdaki yazılarımdan oluşturulmuştur:
Yerkürenin En Büyük Şiirlerinden Biri, 18 Nisan 2006
Dersim Ocakları No III’e Ek, 19 Nisan 2006
Dersim ve Havalisinde Kutsal Addedilen Diğer Bazı Mekanlar (Ocak, Tekke, Zaviye, Dergah, Türbe, Ziyaret ve Diğer), 19 Nisan 2006
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad Şecereleri Üzerine Özet Bir Analiz 1, 7. Ağustos 2006
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad Şecereleri Üzerine Özet Bir Analiz 2, 8 Ağustos 2006
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad Şecereleri Üzerine Özet Bir Analiz 3, 9 Ağustos 2006
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad Şecereleri Üzerine Özet Bir Analiz 4, 12 Ağustos 2006
SEYFİ CENGİZ



Temmuz 26th, 2010
Zulfikar
Posted in
Tags: